Revue littéraire et de débats d’idées (Des Sud/Actes Sud)


Les revues > En langue originale

ALFABETİK MÜZİK, Derya Bengi


La pensée de mİdİ N°29, "Istanbul, vİlle monde"


Abécédaire musical, Derya Bengi
Ou comment feuilleter les meilleures pages du grand album sonore d’Istanbul.

ALFABETİK MÜZİK

Derya Bengi

Arabesk

Sanki bir müzik değil, kırk yıldır çözülemeyen bir kördüğüm. Ona göç müziği denildi. Ne kentli ne köylüydü, ortada kalmıştı. Elindeki tahta bavulla trenden indiği Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinden İstanbul’un denizine şaşkınlıkla bakan topraksız, fakir Anadolu köylüsünün akortsuz çığlığı olarak resmedildi yıllarca. Devlet Radyo ve Televizyonunda (TRT) yasaklandı, çünkü Cumhuriyet ideolojisinin Batılılaşma emeline aykırıydı, unutturulmak istenen Osmanlı geçmişine vurgu yapıyor, Arap müziğine benziyordu. Türün “baba”sı Orhan Gencebay, tüm Türkiye’de geniş kitlelerin takip ettiği bu müziğin köyden kente göç olgusuyla açıklanmasını ve arabesk ismini reddetti, yaptıklarını “serbest müzik” ve “yenilikçilik” diye niteledi. Nitekim 1971 tarihli ilk hiti “Bir Teselli Ver”in kayıtlarında geleneksel icracıların yanında Devlet Senfoni Orkestrası’ndan keman sanatçıları ve bir caz bateristi yer alıyordu. Bu kördüğümü keskin kılıcıyla adına zaman denen Büyük İskender çözdü. Bugün hemen herkes, arabeskin günahıyla sevabıyla “bizden” olduğunu teslim ediyor. Birkaç sene önce, Türkiye toplumumun kimlik arayışlarının ve kafa karışıklığının altını mizahla çizercesine, sadece arabesk çalan, ismi Fransızca olan bir bar açıldı Beyoğlu’nda: Mon Arabesque.

Beyoğlu

Osmanlı başkentinde nüfus yapısıyla ve mimarisiyle Avrupa’yı temsil eden bu semt, bugün bütün müziklerin toplandığı Nuh’un Gemisi gibidir. Taksim Meydanı’ndan başlayıp müzik enstrümanları satan bir sokağa bağlanan 2 kilometrelik yaya ve tramvay yolu İstiklal Caddesi’nde yürürken – CD dükkanlarından sokak çalgıcılarına – kulağınıza o kadar çok müzik çalınır ki, radyoda, FM bandında istasyon istasyon dolaşmaktan farkı yoktur. Köhne apartmanların neredeyse her bir katında ayrı bir bar bulunur. Badehane, Araf gibi kulüplerde DJ, Gencebay’ın “Hor Görme Garibi”yle Bob Marley’in “Could You Be Loved”ını miksler. Türkü barlarda halay çekilirken, komşu binada heavy metalciler prova yapar. Balık ve rakı eşliğinde Osmanlı artığı şarkıların hep bir ağızdan söylendiği meyhanelerle dolu Nevizade Sokağı’ın tam ortasında indie-rock mabedi Peyote yükselir.

Caney

1970’li yıllardan beri Avrupa’da sürgünde yaşayan Kürt ozan Şivan Perwer’e ait, Kürtçe bir düğün ve dans şarkısı. Türkiye’nin güneydoğusunda, Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK (kültürel haklardan bağımsız devlete kadar bir dizi hak talebiyle silahlı mücadele yürüten Kürt partisi) arasında 25 yıldır hüküm süren iç savaştan ve baskılardan kaçıp İstanbul’a göç eden Kürtler, koca metropolde toplanıp bir araya gelmenin yegâne imkânını düğünlerde buldular. Kolayca bir siyasi mitinge dönüşen bu düğünlerde repertuarın gözdesi bu şarkıydı. Sistemle uyumlu Kürt arabesk starı İbrahim Tatlıses “Caney”i kaynak göstermeksizin Türkçe seslendirdi ve ülke çapında bir hit yarattı. Kürtler şarkılarının ellerinden alınmasını kaldıramadılar ve onu yas içinde adeta toprağa gömerek düğün repertuarından çıkardılar.

Duman

60’lı yılların özgürlükçü rüzgârları Türkiye’de iki önemli füzyon müziği yarattı: Arabesk ve Anadolu-rock. Yıllarca birbirine fazla temas etmeden büyüyen bu iki akımı 2000’li yıllarda grunge ve rock’n’roll zamkıyla birbirine yapıştırmak Duman’a düştü. Duman, her şarkısı kent gençliğinin diline dolanan bir rock triosu: Grunge’ın altın devrinde Seattle’da üniversite okuyan şarkıcı Kaan; hippi bir blues gitaristi ile bir Fransızın evliliğinden doğan gitarist Batuhan; Sefarad yahudisi tüccar bir ailenin oğlu bas gitarist Ari. Onların şarkılarında, Académie Charles Cros ödülü sahibi Moğollar’ın, rock öncüsü Erkin Koray’ın, Sivaslı kör saz şairi Aşık Veysel’in, arabesk starı Müslüm Gürses’in ve Kurt Cobain’in ruhunu aynı anda yakalamak mümkün. İslami jargonu yolsuzluklarına kılıf olarak kullanan politikacılarla dalga geçen yeni şarkıları “Rezil” sebebiyle son günlerde hem alkış aldılar, hem de şimşekleri üstlerine çektiler.

Eski 45’likler

İstiklal Caddesi’ni bir uçtan öbür uca kateden “nostaljik tramvay”ın müzik dünyasındaki karşılığı eski 45’lik geceleri, on yıldır büyük şehirlerin eğlence hayatına damga vuruyor. 1971 ve 1980’deki iki askeri darbe arası birinci altın çağını yaşayan Türk pop müziği (Abba, Enrico Macias türevleri), Orhan Pamuk’un son romanı “Masumiyet Müzesi”nden fırlamışçasına, o dönemleri ıskalamış gençleri bugün rötarlı olarak dansa kaldırıyor. Son iki yılda bu trend iki sebepten iyice hızlandı: Konusu Beyoğlu’nda geçen “Issız Adam” adlı melodram, içinde bol bol eski 45’likler çalındığı için sinemalarda gişe rekorları kırdı. Öte yandan, Avrupa’daki bazı küçük plak şirketleri, 70’lerde Anadolu-rock ekseninde müzik yapan Selda, Erkin Koray, Barış Manço, Mustafa Özkent gibi sanatçıların plaklarını keşfederek “psychedelic folk”, “turkish funk” başlığı altında yeniden basınca, farkında olmadan bizi bize hatırlattılar.

Fatih Akın
İstanbul’un müzikal karmaşasını daha net görebilmek için belki de uzaktan bakan bir göze ihtiyacımız vardı. İşte o göz, Almanya’da yaşayan bir Türk göçmen ailesinin sinemacı oğlu Fatih Akın oldu. 2004’te Berlin Film Festivali’nde “Head-On”la Altın Ayı alan Akın, ertesi yıl “Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul” belgeselini çekti. Belgeselde, Einstürzende Neubauten’ın bas gitaristi Alexander Hacke, şehrin sesinin peşindeki adamı (belki de bir ölçüde, İstanbul’dan çok uzaklarda büyüyen Fatih Akın’ın kendisini) canlandırıyordu. Duman, Orhan Gencebay, Baba Zula, Selim Sesler, Erkin Koray, Sezen Aksu, Siyasiyabend, Mercan Dede, Replikas, Ceza gibi grup ve müzisyenlerin resmigeçit yaptığı filmde, yorumladığı Kürtçe ezgiyle en çok Aynur dikkati çekti. Filmi izleyen Orhan Gencebay, “bu film en az 6 saat olmalıydı, çok güzel, ama çok eksik” demişti.

Globalizm

Türkiye’nin müziğini dünyaya tanıtma arzusu, bir zamanlar, senede bir kere Eurovision şarkı yarışmasına ve Ajda Pekkan ile Enrico Macias arkadaşlığının sıkı fıkılığına endeksliydi. Global star mertebesine ilk kez Tarkan yükseldi. Veya yükselmek istedi. Veya yükselmiş gibi yaptı! Fransa ve Rusya’daki geçici liste başarılarından tatmin olmayıp gözünü ABD’ye dikti, ama kimse onu ikinci Ricky Martin’liğe layık görmedi. Tarkan çırpınadursun, Türk Sanat Müziği’nin – biri travesti, diğeri transseksüel – iki starı, kimseler duymadan çoktan “global” olmuştu bile: Morrissey İstanbul konserinde sahnede Zeki Müren’den bahsederek herkesi şaşırttı. Antony & The Johnsons’tan Antony Hegarty ise, yine İstanbul konserinde itiraf ettiği üzere, YouTube’deki bütün Bülent Ersoy videolarını izlemişti.

Hayko Cepkin
80’li yıllardan itibaren siyah tişörtlü, gotik makyajlı, kızlı-erkekli gençler, şehrin Asya yakasında, Kadıköy semtindeki Akmar Pasajı’nı mesken tuttu. Rock plakçılarının ve sahaf dükkanlarının yer aldığı bu pasajın eski havası şimdi pek kalmadı. Ama yıllarca yeraltında yaşayan, muhafazakâr kesimlerce “satanist” damgası yiyen bu gençler Hayko Cepkin sayesinde yerüstüne çıktılar. Çocukluğunda kilise korolarında yetişen, ilk gençliğinde Timur Selçuk’tan (Barbara ve Brel etkili şarkılarıyla, tiyatro müzikleriyle ve solcu marşlarıyla tanınan bir pop sanatçısı) şan dersleri alan Ermeni müzisyen Hayko Cepkin, arabesk ve Anadolu aşık müziği tonları da içeren kendine özgü gotik metal tarzıyla İstanbul barlarında el üstünde tutuluyor. Aşırı milliyetçi bir genç tarafından 2007’de katledilen Ermeni gazeteci Hrant Dink’in aksine angaje bir sanatçı olmayan Hayko Cepkin, yine de milliyetçi kesimlerin üstü örtülü tehditlerine maruz kalıyor.

Istanbul Not Constantinople

“Istanbul was Constantinople / Now it’s Istanbul, not Constantinople / Why did Constantinople get the works? / That’s nobody’s business, but the Turks”. (İstanbul bir zamanlar Konstantinopolis’ti / Artık Konstantinopolis değil, İstanbul / Konstantinopolis niye bu hale düştü dersen / Kimseyi ilgilendirmez, Türklerin bileceği iş.) Bu matrak swing şarkısı, 1950’li yıllarda New York’tan bütün dünyaya yayıldı. İlerleyen yıllardaki özgün cover’ları arasında dadaist rock ekibi They Might Be Giants’ınki ve Latin ska grubu Ska Cubano’nunki sayılabilir. Esas, İstanbullu punk grubu Rashit’in Türkçe sözlerine kulak vermek gerekir: “İstanbul deprem tehlikesi / İstanbul, patlar çöpleri / Mutluyuz bizler yine de / Patlayan çöplüğümüzde / Gülüp geçeriz delicesine / İstanbul, psikopat dolu / İstanbul, cinnettir sonu / 10 milyon insan arasında / Bir bağ yoktur nefretten başka / İstanbul cehennemdir aslında.”

Jiletçi

Müslüm Gürses, “Yakarsa dünyayı garipler yakar”, “Bizi bu fark yaraları öldürür” gibi sözlerin yer aldığı arabesk şarkılarıyla toplumun umutsuz, çaresiz kesimlerini can evinden vurdu. Onun konserleri (mesela ihtişamlı Topkapı Sarayı’nın bahçesi Gülhane Parkı’ndakiler) her zaman olaylı geçerdi, çünkü bu şarkılarla kendinden geçen bazı gençler herkesin gözü önünde vücutlarına jilet atarlardı. Zamanla jiletçiler göz önünden uzaklaştı, Müslüm Gürses ise “en alttakiler” ile bağını hiç koparmamakla birlikte, kendini başka denizlere attı, gitgide kendi içine kapanan arabeskin ilk değişim sinyallerini çaktı: Son albümlerinden birinde, ünlü şairlerin yazdığı dizelerle Dylan, Cohen, Bowie, Björk şarkıları seslendirdi.

Kalan Müzik

18 yıllık plak şirketi Kalan Müzik, konservatuarlarla ve TRT ile yarışırcasına, Türkiye için bir müzik kütüphanesi işlevi görüyor. Ülkede konuşulan her dilde ve her müzik türünde albümler yayınlıyor, geçmişten bugüne, tozlu arşivlerden güncel arayışlara her türlü sese kapılarını açıyor. Arşiv oluştururken eski kayıtlara öyle dolambaçlı yollardan ulaşıyorlar ki, sanatçıların varisleri bile bu kayıtlardan ilk defa haberdar oluyor. Hatta varisleri bulmak, bazen kayıtları bulmaktan daha çetin bir mücadele gerektiriyor, o noktada imdada gazete ilanları yetişiyor. Çoğu kişi Kalan isminin Türkçe “kalmak” fiilinden geldiğini sanıyor; doğrusu bu isim, arşivleri cömertçe halka açan bu şirkete çok yakışıyor. Oysa Kalan, şirketin kurucusu Hasan Saltık’ın memleketi olan, yoğunlukla Kürtlerin yaşadığı Tunceli vilayetinin antik çağlardaki ismi.

Laz

Bütün milletlerden genetik bilimcilerin katıldığı bir yarışmada herkes yeni icadını jüriye sunuyormuş. Sıra Laz profesöre gelince, “ben karpuz genleri ile hamamböceği genlerini birleştirdim” demiş. Jüridekiler “Bu icat ne işe yarar ki?” diye alay etmişler. Laz profesör cevap vermiş: “Çok işe yarıyor, karpuzu kesiyorsun, çekirdekler kaçışıyor”. Lazlar aslında ayrı bir dile, ayrı bir tarihe sahip bir Doğu Karadeniz halkıdır, ama Türkiye’nin Karadeniz bölgesinde yaşayan herkese Laz demek (hatta bizzat Karadenizlilerin kendine Laz demesi) adettendir. Ülkede herkes Laz fıkralarına katıla katıla güler, ama belki de müzik, bu yörede fıkralardan da önemlidir. Müzikteki son “Laz icadı”, başta Karadenizlilerin yoğun olarak yaşadığı İstanbul olmak üzere, tüm ülkeyi etkisi altına aldı. Jandarmanın içki âlemi yapılan evlere yaptığı baskınları anlatan, “biz korkmayız jandarmadan” gibi çarpıcı sözler içeren eski “Kolbastı” türküsü ve çağa ayak uydurmuş kıvrak dansı, “Think Globally, Act Locally” düsturunun müzikteki karşılığı. Biraz yöresel hareketler, biraz breakdance, biraz martının kanat çırpışı, biraz köpeğin yürüyüşü…

Minibüs

Minibüs, belediyenin ulaşım hizmeti veremediği gecekondu mahalleleriyle kent merkezi arasında tıklım tıkış yolcu taşıyan bir vasıta olmanın çok ötesinde, toplumun müzik beğenilerini yönlendiren bir diskotek işlevi gördü 70’li ve 80’li yıllarda. Şoförlerin ve muavinlerin “düşük” zevkleri doğrultusunda, arabesk belasının minibüsler yüzünden başımıza musallat olduğu söylendi nefretle! Belediyecilik ilerledikçe, minibüsler tahtlarını yitirdi. İstanbullu elitlerin yolu zaten minibüs duraklarına hiç düşmezdi, ama taksiler her zaman hayatlarının bir parçası oldu. 90’ların başında yayılan özel radyolar bugün hâlâ taksicilerin gözdesi. İstanbul’daki kayıtlı 20 bin taksi, sayıları 100’ü aşkın FM istasyonundan birini mutlaka tercih ediyor, genellikle arabesk, halk müziği ya da Türk popu yayılıyor hoparlörlerden. Taksi müşterisi elitler, sıkışmış trafikte birçok şarkıyla arka koltukta tanışıyor. Şu cümle binlerce kişi tarafından, binlerce kez söylemiştir: “Normalde öyle şarkıları hiç dinlemem, ama geçen gün takside duydum, hoşuma gitti”.

Nihansın dideden ey mest-i nâzım

19. yüzyıldan kalma bu şarkı, günümüzde de herkes tarafından ezbere söyleniyor, ama sözlerinin anlamını pek kimse bilmiyor. Yeni nesillere İngilizceden daha yabancı! Çünkü 1923’te, Cumhuriyet’le birlikte Farsça ve Arapça kelimelerden oluşan eski dil yüzüstü bırakıldı, bu dilin hayat verdiği müzik geleneği kaderine terk edildi, bu müziğin usta-çırak ilişkisiyle öğretildiği dini merkezler olan tekkeler kapatıldı. Yine de bazı şarkılar, melodilerin gücüyle zamana direndi. Sade bir Türkçeyle yazan son büyük bestekârlar, 60’lı yıllara kadar eser vermeyi sürdürdü. Türk Sanat Müziği geleneği, Bizans, Türk, Arap ve Fars kaynaklıydı, virtüöz icracıları ve bestecileri arasında yalnız Türkler değil Ermeniler, Rumlar, Yahudiler de bulunuyordu. Türk Sanat Müziğinin hâlâ musiki cemiyetlerinde, radyo ve televizyonda, meyhane masalarında söylendiğine, hatta arabeskin bile kökenini oluşturduğuna bakılırsa, ona yakıştırılan Saray Müziği nitelemesi fazlasıyla eksik, hatta bir yalan. Unutmadan ekleyelim, “Nihansın dideden ey mest-i nâzım”, “gözlerden gizlisin ey nazlı sevgilim” anlamına gelir ve rock cover’ı yapılan ender Türk Sanat Müziği şarkılarından biridir.

12 Eylül

12 Eylül 1980 askeri darbesinin kültür ve sanata müdahalesi o kadar şiddetliydi ki, 80’lerde büyüyen bir genç, solcu Cem Karaca’nın 70’lerde söylediği herhangi bir şarkıyı “Nihansın dideden ey mest-i nâzım” kadar kendine uzak hissederdi. Rock grubu Bulutsuzluk Özlemi 1989’da, 12 Eylül 1980 darbesini doğrudan eleştiremeyeceğini anlayınca, kurnazlıkla, 11 Eylül 1973 Şili askeri darbesini eleştiren bir şarkı yaptı ve üniversite gençliği arasında hit oldu. Yurtdışına kaçmak zorunda kalan sanatçılardan Şanar Yurdatapan ve Melike Demirağ sürgün acısını anlattıkları şarkıyla Almanya’dan şöyle sesleniyordu: “Şimdi İstanbul’da olmak vardı anasını satayım!”

Pozitif

İstanbullu rock ve pop tutkunu gençler için, odalarına posterini yapıştırdıkları sanatçıları konserde izlemek bir hayaldi. Askeri darbeye paralel olarak vahşice uygulamaya konan liberal iktisat politikalarının galiba tek yararı, dünyayla alışveriş içinde kültürel bir pazarın da çaktırmadan oluşmasıydı. Ünlü sanayici Eczacıbaşı’nın öncülüğünde kurulan İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın (İKSV) festivallerinde klasik müzik, caz ve rock programları zenginleşti. 1989’da ise Sun Ra ve Bob Marley hayranı üç parasız genç Pozitif adlı organizasyon şirketini kurdular. İstanbullular onlar sayesinde R.E.M., Iggy Pop, Noir Désir, Peter Gabriel, Gogol Bordello, The Cure, Morrissey gibi grup ve şarkıcıları dünya gözüyle gördü. Beyoğlu-Tünel’deki Babylon isimli kulüpleri Downbeat dergisi tarafından dünyanın en iyi 100 caz kulübü arasında gösterildi. Plak label’ları Doublemoon Doğu-Batı füzyonuna açık sanatçıların albümlerini yayınladı. Bir Pozitif etkinliğinde İstanbul’da konser veren Manu Chao, bir söyleşisinde şöyle demişti: “Bercelona’yı emlak spekülasyoncularına gerçekten kaptırdığımıza kanaat getirirsem, kaçıp sığınacağım tek şehir İstanbul olacaktır”.

Romanlar

İstanbul’da, belediye tezgâhıyla emlak spekülasyonuna ve gentrification’a kurban giden tarihi semtlerin başında, Roman (Çingene) vatandaşların 600 yıllık yerleşimi Sulukule geliyor. Semtin sakinlerine destek ziyaretinde bulunan Tony Gatlif “burada olanlar bana ‘Les Raisins de la colère’i hatırlattı” dedi. Gogol Bordello grubundan Eugene Hütz, bir İstanbul konseri sonrası semtte yaptığı basın toplantısında yetkililere seslendi: “Tarih mi, kültür mü, yoksa McDonald’s mı?” Roman müzisyenler bütün Anadolu’da, özellikle İstanbul ve Trakya’da eğlence hayatında yüzyıllarca başrolde oldular, icra orkestralarında yer aldılar, Kibariye, Gönül Akkor gibi star şarkıcılar, Şükrü Tunar, Mustafa Kandıralı, Selim Sesler, Hüsnü Şenlendirici gibi usta klarnetçiler yetiştirdiler. Ama toplumsal algıda, sokaktaki Roman çalgıcının dilenciden farkı yoktu. Ta ki devran değişip entelektüellerin gözünde “bizim cazcılarımız” mertebesine erinceye kadar.

Sagopa Kajmer

“Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul” belgeselinde, kameraya Kadıköy’de bir duvar yazısı takılmış: “No hiphop, yes Müslüm”. Fatih Akın’dan öğrendiğimize göre bu yazıyı punk’çılar yazmış. Arabeskçi Müslüm Gürses’i sevmek pekâlâ punk bir tutum sayılabilir, peki hiphop’un günahı ne? Arabeskle özdeşleşen gecekondu mahallelerinin birinde, genç bir kaportacı çırağı bir gazeteye şöyle demişti: “Artık yüksek sosyete arabesk dinliyor, ben hiphop dinliyorum”. Türkiye’ye hiphop ve rap Almanya’daki Türk göçmenlerinin kurduğu Cartel grubuyla girdi. İstanbul, Cartel’e, Ceza ve Sagopa Kajmer’le cevap verdi. Elektrik kurumunda işçi olarak çalışırken rap’e başlayan Ceza, bugün Sezen Aksu gibi starlarla düet yapacak kadar popüler. Üniversiteli Sagopa Kajmer ise mistik rap’leriyle fakir mahallelerde liseli gençlerin gözdesi. Son söyleşilerinden, iyiden iyiye İslamiyete sarıldığı anlaşılıyor. Kahramanının artık Chuck D değil, Abdülkâdir Geylânî gibi yüzyıllar ötesinden seslenen İslam dervişleri olduğunu söylüyor.

Türkü bar

Alevi bağlama (saz) ustası Arif Sağ “bu topraklardan Alevileri ve Romanları çıkarın, müzik diye bir şey kalmaz” demişti. Sahiden, İslamın katı bir yorumu uyarınca müzik yasak olduğu için, Anadolu’da düğünlerde ve cenazelerde Roman Abdallar müzik yapardı. Bunun izleri Anadolu’nun pek çok yöresinde bugün bile hissedilir. Arif Sağ’ın hesaba katmadığı seküler Türk Sanat Müziği geleneği ise Sünni İslam ortodoksisiyle barışık, ama çok daha hümanist bir din anlayışı olan Mevleviliğin uzantısıdır bir bakıma. Geriye kalıyor Aleviler ve Türk Halk Müziği: İslamiyette hetorodoksiyi temsil eden ve Osmanlı iktidarı tarafından dışlanan Alevi-Bektaşi geleneği, Türkiye’de Cumhuriyet’le birlikte bir ölçüde özgürlüğe kavuştu. Sivaslı bir Alevi olan kör saz şairi Aşık Veysel 30’larda “milli şair” ilan edildi. Türk Halk Müziği repertuarı, Alevi-Bektaşi ozanların ibadetlerinin bir parçası olan sazlarıyla attığı temeller üzerinde bina edildi ve dindışı alanı maharetle kavradı. 70’lerde sıcak politik arenada, kendini Sünni olarak dini kimlikleriyle tarif edenlerin çoğu sağda, Aleviler ise solda yer alırken, dini ve politik kökenli provokasyonlarla çıkan çatışmalarda yüzlerce Alevi katledildi. 1993’te ise bu kez Veysel’in kentinde, Sivas’ta yakılan bir otelde 30’dan fazla Alevi aydın ve sanatçı can verdi. Bugün İstanbul’un her semtinde örneklerine rastlanan türkü barlar, Sivas yangınına tepki olarak uyanan ve canlanan Alevilik kimliğinin birer dışavurumudur. Filmlere konu olmuş neşeli pavyon ve gazino kültürü mirasını da devralan bu barlarda bağlama ve ses sanatçıları deyişler, türküler, bazen de Ahmet Kaya, Şivan Perwer şarkıları söyler, kadehler dolar boşalır ve müdavimler pistte topluca geleneksel danslar yaparlar.

Unkapanı

İstanbul’un önemi sadece Türkiye’nin bir numaralı şehri olmasından değil, aynı zamanda tüm Türkiye’yi temsil edebilme kabiliyetinden gelir. Sanki her bir mahallesi ayrı bir Türkiye gibidir. Ama en çok Unkapanı, Türkiye’nin ta kendisidir. Çünkü müziğin kalbi Unkapanı’ndaki plakçılar çarşısında atar. Ülkenin her köşesinden müzisyenler akın akın Unkapanı’na gelip şöhretin yollarını aramışlardır. Türkiye’ye mal olmuş starlar da, yerel kahramanlar da Unkapanı’ndan dağıtırlar kaset ve CD’lerini. 40 yıl boyunca müziğe yön veren çarşı, bugün artık bir hayalet şehir görünümünde. Kalan Müzik gibi belli başlı birkaç firma hariç, kapılara kilit vuruldu. Müzik sektörü önce korsan CD’cilere, sonra internete ve mp3 salgınına yenildi.

Vira Vira

Yeni Türkü grubunun “Vira Vira”sı gibi denizden, tercihen Akdeniz’den bahseden, akustik gitar ağırlıklı şarkılar, 1980’lerde entelektüel çevrelerde, arabeske ve Ortadoğulu kimliğine karşı bir panzehir algısı yaratıyordu. “Akdeniz medeniyeti” vurgusu, Türkiye’yi Avrupa’ya yaklaştırdığı oranda rağbet görüyordu. Orhan Pamuk, bir söyleşisinde “almak istediğimiz birinci sınıf ödül Avrupalı olmaksa, Akdenizlilik bir teselli mükâfatıdır” diye bu tavırla dalga geçmişti. Sanki Mısır, Lübnan, Cezayir Akdeniz kültürüne ait değilmiş gibi, bu müziğin tutkunlarının Akdeniz’den anladığı, İspanya, Fransa ve Yunanistan’dan ibaretti! Tartışmaya son noktayı güneydoğulu İbrahim Tatlıses koydu: Meydan okurcasına, Grup Merdiven’in üniversite çevrelerinde çok sevilen “Akdeniz Akşamları” şarkısını cover’ladı.

Yorgun Demokrat

12 Eylül’ün karanlık günlerini, hapishane duvarlarını, işkenceyi, annesinden ve sevgilisinden ayrı düşmüş devrimcileri 1980’lerde bir gazeteci titizliğiyle Ahmet Kaya şarkıları anlattı Türkiye’ye. “Yorgun Demokrat”ta fikirlerinden dönmeyen bir solcunun yorgunluğunu kimbilir kaçıncı kez hikâye ediyordu. Arabeskten, Türk Halk Müziği’nden, rock’tan beslenen müziği yalnız solcuların değil, her kesimden insanın içine işledi. 1999’da bir ödül töreni gecesinde “ilk Kürtçe şarkısına çekeceği videoyu yayınlayacak cesur bir televizyon kanalı aradığını” söyler söylemez, müzik camiasından insanların çatallı bıçaklı saldırısına uğradı, ertesi gün “vatan hainliği” gerekçesiyle hakkında kovuşturma başlatıldı. Çember daraldıkça, çareyi Fransa’ya göç etmekte buldu. Aradan on yıl geçti, bugün TRT bile Kürtçe televizyon kanalı kurdu, apolitik süperstar Ajda Pekkan bile Aynur’la Kürtçe düet yaptı. Ahmet Kaya bugünleri göremedi. 2000 yılında, Paris sürgününde, yorgun kalbi durdu. Bugün Jim Morrison’la aynı mezarlıkta, Père Lachaise’de yatıyor. Bu özellikle kızı Melis için önemli, çünkü babası öldüğünde 13 yaşında olan Melis bir Jim Morrison hayranı.

Zilciyan

Farzedelim ki bir müzikal çekiyoruz. Beyazperdede, 1600’lerden bugüne, 400 yılı katediyoruz. Osmanlı’yı, Türkiye’yi, Avrupa’yı, ABD’yi, askeri bandoları, Mozart’ı, cazı, rock’ı, Gene Krupa’yı, Ringo Starr’ı anlatıyoruz. Filmin adı: “Zildjian”. 1623’te, Ermeni Zilciyan ailesi İstanbul’da bakırı ve kalayı sihirli bir formülle eriterek, soğuduktan sonra çekiçle döverek zil üretimine başladı. Saray tarafından defalarca ödüllendirildi, üretilen ziller Avrupa orkestralarına ihraç edildi. 20. yüzyılın ilk çeyreğinin sancılı günlerinde ailenin büyük kısmı ABD’ye göçerek üretimi hızlandırdı ve yavaş yavaş fabrikasyona geçti. Zildjian zilleri caz ve rock sound’una yön vermeye bugün de devam ediyor. İstanbul’da kalanlarsa, eski tekniklerle, el yapımı ziller üretmekten hiç vazgeçmedi. 1970’lerin sonunda İstanbul’daki son Zilciyan ölünce, sihirli formülü bilen kalfalar, bu sefer İstanbul Agop zilleriyle geleneği yaşatıyor. Filmimiz İstanbul’da başlayıp İstanbul’da bitiyor ve son 400 yılın dünya tarihini önünüze seriyor. İyi seyirler.


Liens utiles :


Consultez le sommaire de ce numéro
Cet article est disponible en français via CAIRN


[ Haut ] [ Format PDF ]



Les événements

Consultez les articles de La pensée de midi sur le site CAIRN.

EN 2010, LA REVUE A RECU SUR LE SITE CAIRN 216 126 VISITES !!!!

***

A LIRE SUR LE BLOG DE LA REVUE

Tunisie : le corps du peuple, par Renaud Ego Venue du centre de la Tunisie, une « caravane de la libération » a occupé près d’une semaine, la place de la Primature, à Tunis. Retour sur un mouvement qui symbolisa, physiquement, l’unité de la révolution tunisienne et incarna le corps de tout un peuple.

MMSH, Aix-en-Provence 17 décembre 2010

Figures du Palestinien à l’écran Rencontre du Pôle Images/ANR Imasud de la MMSH en partenariat avec La pensée de midi autour du conflit israélo-palestinien : questions de visibilité et de regards. Avec Jérôme Bourdon, Stéphanie Latte, Cédric Parizot et Maryline Crivello. En lien avec le numéro 9 de la revue, "Regarder la guerre".

De 9h à 13h, salle PAF, Maison méditerranéenne des sciences de l’homme. 5, rue du château de l’horloge, BP 647, 13094 Aix-en-Provence, France Tél : (+33) (0) 4 42 52 40 00 http://www.mmsh.univ-aix.fr

PARUTION MARS 2010

"De l’humain. Nature et artifices", numéro 30 de La pensée de midi, un dossier dirigé par Raphaël Liogier.

Il est souvent bien difficile de deviner l’âge de certaines vedettes au visage remodelé au Botox, qu’en sera-t-il demain lorsque ces transformations ne seront plus seulement esthétiques, mais s’appliqueront au corps entier, à sa sélection et son amélioration, lorsqu’une prothèse de bras branchée sur le système nerveux sera plus agile que le membre de chair et d’os ? Faudra-t-il préférer l’artificiel au naturel ? Quel serait le devenir d’une telle entité livrée à l’industrie médicale, aux biotechnologies, aux nanotechnologies, et qui vivrait, en outre, non seulement sur le plancher des vaches, mais dans des espaces virtuels informatisés ? Un homme techniquement rectifié jusqu’à l’immortalité, tel que l’attendent les transhumanistes, qui ne sont pas de vulgaires illuminés mais de très sérieux chercheurs. Un tel homme serait-il encore humain ? Au-delà des peurs absurdes et du refus de la science, comment penser la mesure dans un monde qui semble irrésistiblement emporté par la démesure ? Cet animal machine dénué de toute fragilité, produit sophistiqué promis par la science, saura-t-il encore éprouver des sentiments comme l’amour, saura-t-il apprécier la convivialité, le plaisir d’être ensemble ?

Ce numéro a été coordonné par Raphaël Liogier, sociologue et philosophe, et directeur de l’Observatoire du religieux (Cherpa) à l’institut d’études politiques d’Aix-en-Provence. Avec des textes de Raphaël Liogier, de Jean-Gabriel Ganascia, de Bernard Andrieu, de Jean-Didier Vincent, de Pierre Le Coz, de Raphaël Draï, de Tenzin Robert Thurman, de Jean-Michel Besnier, de Maurice Bloch, de Michel Terestchenko, de Jean-François Mattéi.




Bu makaleyi yanıtla



FORUM DE L'ARTICLE :