Revue littéraire et de débats d’idées (Des Sud/Actes Sud)


Les revues > En langue originale

BEYOĞLU İÇİN KARANLIK BİR PERFORMANS, küçük İskender


La pensée de mİdİ N°29, "Istanbul, vİlle monde"


Une obscure performance pour Beyoglu, Küçük Iskender
La fiction, telle un prisme impitoyable, saisit la réalité sombre et crue d’Istanbul.

BEYOĞLU İÇİN KARANLIK BİR PERFORMANS

küçük İskender

Kız Kulesi’nin dudaklarına Osmanlı kafiyeli şiirler yapıştırıp tüydüğümüz maceralarda bıraktığımız ölülerin sayım işlemi devam ediyordu. Siyahtık. Ve siyahlığımızın beyaz olduğunu yeniden keşfedebilmek için Beyoğlu’nun kavanozuna giriyorduk. Bir ufaklığın yakaladığı küçük örümceği kapattığı kavanoz gibi. Biz kavanoza giriyorduk; dışımızdakiler, kapağı sıkıca kapatıyorlardı. Uyku bastırıyordu. Uyku, bastırıp alıyordu ruhu. Beyoğlu’nda içip sızdığınız barın mutfağına yatırıyorlardı sizi. Gelip öpecek ve uyandıracak prens, body-guard’lardan dayak yediği için yanınıza ulaşamıyordu. Çift kale rüyalarınızda sansür yoktu. Beyoğlu’nda insan canı hangisini çekerse o rüyayı görür. Aksi ispatlana kadar, Beyoğlu’nda herkes soldadır çünkü.

Sokak aralarındaki lokallerde mıncıklanan kalplerimizi temize çıkartmak adına toplanıyorduk. Mağrur, kendinden emin, azametli mezartaşlarıydık. Matine / Suare sevdalanıyorduk. Geç saatlerde yatağımıza kıvrılan zat, kesinlikle sevgilimiz değildi. Seviştiğimiz o zat’ı düşmanımız kadar seviyor, sevgilimizden nefret ettiğimiz kadar da iğreniyorduk ondan. Beyoğlu’nda prezervatif kullanmak, ağır hakarettir.

İnsanlar, hatıralara zımbalanıyordu. Donmuş bir ana, gözlerini sokmuşlar, oralardan anlam ve endişe sökmeye çalışıyorlardı. Şiir, ne zaman hafifletici sebep olmuştur ki?! Hani bir ihtimal. Masmavi bir gözyaşı. Masmavi bir kucaklayış. Masmavi bir kuğu. Hayır. Burada mavi, laciverdin kanamasıdır. Beyoğlu’nda yaşamak, bir hastalık belirtisidir.

Evet, her şeyin netliğini bulanıklığa teslim edişi esnasında biz de sarhoştuk. Konuşmuyorduk. Kişiye özel anahtarlıklar gibi, kendi esrar perdemizin anahtarına takılmıştık. Zirveler! Zırvalar! Zıvanalar! Bir çift kâğıtlıdır Beyoğlu, içine hayatların serpildiği. Nereye giderseniz gidin, nerede yaşarsanız yaşayın: Beyoğlu, Kavafis’in bahsettiği şey’dir. Dönüp dolaşıp aynı masala gelirsiniz.

Balıkpazarı’ndaki evinize sığınırsınız hemen. Size kötü fıkralar anlatan yağmura rağmen camınıza dayanıp saati soran kumruya müteessir olduğunuzu ima etseniz de, buraların kuşlarıyla kedileri acayip serseridir. Biliyorsunuz. Beyoğlu, kanat bulsa havalanacak. Siz, rüzgârında titreyeceksiniz. E, hüküm bu: Beyoğlu, yalnızca kendi göğsüne jilet atar.

Her gece Beyoğlu’na bir uçak düşer. Yolculardan ve mürettebattan kurtulan olmaz. Martı etli pilav yemek üzere seyyar arabaya yaklaşmışsınızdır ki, uçak Beyoğlu semalarında belirir. İniş takımları açılmaz ve uçak herhangi bir eski sevgilinize çakılır. O sırada sunduğu içkiye siyanür katmayan barmen, kesinlikle işten kovulur. Çünkü bir akvaryumdur Beyoğlu, içinde köpekbalıkları dolaşan!

Beyoğlu’nda bir akıl hastası cinin fısıltısıdır şiir. Böyle toplantıların sonunda herkes birbirine daha ne kadar ömrü kaldığını sorar. Cevap vermek yürek ister. Fermuara sıkışan deri parçasına dönüşen kalpleriyle insanlar, erimeye yüz tutmuş bir kardanadam gibi atardamarlardan kentin diğer uzuvlarına pompalanırlar. Beyoğlu’nda başkalarına verdiğiniz oksijen, size gözyaşı olarak döner. Gözyaşları kucaklaşarak Yüksekkaldırım’a akar. Genelevden çıkan yaşlı güzel orospular, bu gözyaşlarında boğulurlar.

Çatapat travestiler, transların kavgaları. Bıçaklar, jiletler, bıçaklar, jiletler. Beyoğlu’nda sahneye konan kan, yine Beyoğlu’nda sahneden indirilir. Hüzzam makamı eşliğinde terleyen bıyıklar, arabesk eşliğinde epilasyona girer. Saçlar uzatılır, hormon iğneleri yaptırılır, makyaj tazelenir ve öyle ölünür!

Ayakta duramayacak kadar esrik oldukları için birbirlerine omuz vermiştir üçüncü sınıf oteller. Okuma yazma bilmeyen kaçamakların yapıldığı küçücük odalarda, küf kokan, rutubetten sırılsıklam yataklarda kim bilir kimler hangi masum, gözyaşartıcı sonuçlar taşıyan, kristalize rüyaları görme cesaretini gösterirler? Kirli tuvaletlerdeki kırık aynalarda ’ayna, ayna, söyle bana, bu dünyada en yalnız kim’ sorusuna ’sen’ yanıtını almak hiç de zor değildir. Beyoğlu’nun bu otellerinde oda servisine Azrail bakar. Pencerelerinden Osmanlı İmparatorluğu seyredilir. Kavuk, savrulur. Dev bir örümcek, marka mağazaların çatısına oturur. Sinemalar, tiyatrolar cayır cayır yanar. Açık Hava Tiyatrosu’ndan Jan Garbarek, Nick Cave işitilir.

Herkes hayatının senkronunu burada düzeltir. Yeni bir dublaj için herkes Beyoğlu’na çıkar. Çıkar çıkmasına da, bir daha da inemez işte!

İnsanlara küsmüştür Aya Triada. Kapalıdır kapıları, gözleri. Huşu içinde, kuşlara İsa’nın hatıralarını öğretir. Önü otoparktır. Arkasında eroinman bulutlar, günah çıkartırlar. Çıkartırlar çıkartmasına da, bu çıkartma hiçbir yere yapışmaz. Beyoğlu, taklitlerinden sakınır!

Hunharca işlenmiş bir aşk cinayetinin aranan gerçek failisiniz. Hemen anladım. Yoksa ne işiniz olabilir ki Beyoğlu’nda?! Lütfen içimdeki ahırda saklanın. Sizi çocukluğunuza kendi ellerimle teslim edemem.

Kendi ellerim? Her şey, kendini tekrar edebilir. Beyoğlu, bunu terbiyesizlik addeder. İki kişi sevişirken, yatakta aralarına girer ve yaramaz bir kızılderili çocuk gibi davranır. Bütün güzel hikâyeler, uçurum kenarında biter. Uçurum kenarlarında biten hikâyelerin kahramanları, Tarlabaşı’ndaki daracık sokaklarda bıçak bileylerler. Kim vurduya gitmez buralarda söylenen ayrılık şarkıları. Beyoğlu’nda ayrılanlar bir daha barışamazlar. Racon budur. Tokuşturulan kadehler, her defasında çatlar. Herkes eşittir. Eşitliğin her iki tarafında da hüzün hüküm sürer. Hüzünlü ezgiler çalan bir laternadır Saint Antoine Kilisesi. Küçük melekler, Allah baba’dan oyuncak sevinçler beklerler. Gök kırılır, yağmur başlar ve politikacıların ayakları altına serilir kankırmızı Dolapdere. Karanlığın sonuna doğru yankesici kahkahaları. Yazık! Kalbinizi çaldırdınız! Yaşlanmayan Çingene kızlarının sattığı güllerin yalnızlığıdır sanki tüm görüp görebileceğiniz! O sıra uzanır ve bir gül seçersiniz. Bir diken, parmağınıza batar. Kan damlasını bir park taşına sürersiniz eğilip; işte artık Beyoğlu’yla kankardeşsiniz!

Eski bir evin cumbasında oturan altmış yaşlarındaki kadın, perdeyi aralar ve açık pencereden size seslenir: ’Benim döpiyesimi giydi Beyoğlu ve kırgın bir siluet olup uzaklaştı. Talaz talaz bıraktı beni. Gençliğimi emanet ettiğim Beyoğlu, bambaşka bir tarihe gelin gitti!.’ Üzülmeyin! Kız çıkmadığı için geri gelecektir Beyoğlu!

Hatırlayın: Dünyanın bütün suçları burada işlendi! Bütün şiirleri burada yazıldı! Bir tek buraya peygamber inmedi! Dünyanın bütün martıları, Beyoğlu’nda örgütlendi! Marilyn Monroe’nun eteklerini havalandıran cereyan, buralardan esti oralara.

Zekidir Beyoğlu. Canlıdır. Gevezedir. Özgürlüğüne düşkündür. İkna yeteneği yüksektir. Çünkü ikizler burcundandır Beyoğlu. Atalarımızın dediği gibi: Beyoğlu gelecek yerden hayat esirgenmez!

Hey! Kılavuz almadan açılma sakın Beyoğlu’na yabancı! Beyoğlu’nun koynuna girmek, her baba yiğidin harcı değil! Çünkü hem bey olacaksın hem de oğul! Çünkü burası western cennetidir. Çünkü burada herkes, bir diğerinin kimliğindedir. Silah çekilir, ateşlenir. Burada olmak, yeryüzüne dağılmaktır. Sağım solum sivil polis! Sağım solum radikal islamcı dönerci dükkânı! Sağım solum eroinman! Sağım solum kedi köpek! Adımbaşı figüran! Adımbaşı şarapçı! Adımbaşı dönme! Adımbaşı bar, bulvar kafeleri! Bir ince hastalık gibi ilerliyor Beyoğlu! Oldukça sarhoş! Sendeliyor, takılıyor, yere kapaklanıyor ve yardımsız doğruluyor sonra. Beyoğlu, kendi başına tarihe geçiyor!

Her kapının önüne kanlı bir makas bırakılmış. Herkes kendi hayatını bir başkasının hayatına doğru süpürmüş. Çöplerimizi birbirimize dökmüşüz bir çırpıda. Belki de sosyalizm burada yüreklendirilir. Gözaltında kaybolanların aileleri, burada yaşarlar artık. Burada öğreniriz yeni baştan hümanizmi. Vakitsiz öten horoz, bile bile ölüme yol açan bir devrimcidir olsa olsa. Beyoğlu’nda herkes devrime inanır intihara inandığı kadar. Beyoğlu’nda herkes idamdan dönmüştür çünkü. Lütfen herkes önünü iliklesin!


Liens utiles :


Consultez le sommaire de ce numéro
Cet article est disponible en français via CAIRN


[ Haut ] [ Format PDF ]



Les événements

Consultez les articles de La pensée de midi sur le site CAIRN.

EN 2010, LA REVUE A RECU SUR LE SITE CAIRN 216 126 VISITES !!!!

***

A LIRE SUR LE BLOG DE LA REVUE

Tunisie : le corps du peuple, par Renaud Ego Venue du centre de la Tunisie, une « caravane de la libération » a occupé près d’une semaine, la place de la Primature, à Tunis. Retour sur un mouvement qui symbolisa, physiquement, l’unité de la révolution tunisienne et incarna le corps de tout un peuple.

MMSH, Aix-en-Provence 17 décembre 2010

Figures du Palestinien à l’écran Rencontre du Pôle Images/ANR Imasud de la MMSH en partenariat avec La pensée de midi autour du conflit israélo-palestinien : questions de visibilité et de regards. Avec Jérôme Bourdon, Stéphanie Latte, Cédric Parizot et Maryline Crivello. En lien avec le numéro 9 de la revue, "Regarder la guerre".

De 9h à 13h, salle PAF, Maison méditerranéenne des sciences de l’homme. 5, rue du château de l’horloge, BP 647, 13094 Aix-en-Provence, France Tél : (+33) (0) 4 42 52 40 00 http://www.mmsh.univ-aix.fr

PARUTION MARS 2010

"De l’humain. Nature et artifices", numéro 30 de La pensée de midi, un dossier dirigé par Raphaël Liogier.

Il est souvent bien difficile de deviner l’âge de certaines vedettes au visage remodelé au Botox, qu’en sera-t-il demain lorsque ces transformations ne seront plus seulement esthétiques, mais s’appliqueront au corps entier, à sa sélection et son amélioration, lorsqu’une prothèse de bras branchée sur le système nerveux sera plus agile que le membre de chair et d’os ? Faudra-t-il préférer l’artificiel au naturel ? Quel serait le devenir d’une telle entité livrée à l’industrie médicale, aux biotechnologies, aux nanotechnologies, et qui vivrait, en outre, non seulement sur le plancher des vaches, mais dans des espaces virtuels informatisés ? Un homme techniquement rectifié jusqu’à l’immortalité, tel que l’attendent les transhumanistes, qui ne sont pas de vulgaires illuminés mais de très sérieux chercheurs. Un tel homme serait-il encore humain ? Au-delà des peurs absurdes et du refus de la science, comment penser la mesure dans un monde qui semble irrésistiblement emporté par la démesure ? Cet animal machine dénué de toute fragilité, produit sophistiqué promis par la science, saura-t-il encore éprouver des sentiments comme l’amour, saura-t-il apprécier la convivialité, le plaisir d’être ensemble ?

Ce numéro a été coordonné par Raphaël Liogier, sociologue et philosophe, et directeur de l’Observatoire du religieux (Cherpa) à l’institut d’études politiques d’Aix-en-Provence. Avec des textes de Raphaël Liogier, de Jean-Gabriel Ganascia, de Bernard Andrieu, de Jean-Didier Vincent, de Pierre Le Coz, de Raphaël Draï, de Tenzin Robert Thurman, de Jean-Michel Besnier, de Maurice Bloch, de Michel Terestchenko, de Jean-François Mattéi.




Bu makaleyi yanıtla



FORUM DE L'ARTICLE :