Revue littéraire et de débats d’idées (Des Sud/Actes Sud)


Les revues > En langue originale

BİENAL, Pelin Tan


La pensée de mİdİ N°29, "Istanbul, vİlle monde"


BIENNALE, Pelin Tan
Un rendez-vous indispensable de l’art contemporain.

BİENAL

Pelin Tan

Bienale ait bir sergileme ve proje alanına girildiğinde, gelen ziyaretçiler tarafından sorulan “Bienal nerede?” sorusu, uluslararası İstanbul bienallerinde en sık karşılaştığım sorudur. Bana ironik gelen, ama aslında naifçe sorulan bu sorunun, güncel sanata bakış ile mi, yoksa İstanbul kentinin karmaşası içinde, bienaldeki sanat üretimini tanımlamaya çalışmakla ilgili mi olduğu kafamı kurcalar. Uluslararası İstanbul bienali dünyadaki diğer bienaller arasında kent mekanlarını en çok ele alan ve kentin sorunlarını en iyi yansıtan bienaldir diyebilirim. İstanbul’un, farklı coğrafyalarda gerçekleştirilen bienallerden farklı olarak, tam da bu coğrafyaların ortasında yer alması ve birçok kent kültürünü içinde barındırması, sokak ve günümüz kent sorunlarını öylesine sere serpe, çoklu bir biçimde yansıtması, İstanbul bienaline birçok malzeme sunmaktadır. Yer verdiği sanat projelerinin bir temsili sunması ve tartışmaya açmasının yanı sıra, bienalin en ilgi çekici yanı; projeler ve sanat yapıtları ile kentin reel durumlarının yan yana gelmesiyle oluşan geçici, hatta daha sonra kalıcı olabilecek gerçeküstü durumlardır. İstanbul bienallerinin çoğunu bir mekansal araştırmaya tabii tutsanız; İstanbul kentinin dönüşümüne ve bu dönüşüm sürecindeki garip, tarif edilemez durumlara denk gelebilirsiniz. Bu bağlamda, İstanbul bienalinin diğer bir özelliği de, bienallerin temelde kentin kültürel katalizasyonuna ivme veren, festivalizasyonuna hizmet eden, kentin markalaşmasına katkıda bulunan ve kentsel dönüşümlerde araçsallaştırılan bir rol oynadığı gerçeğini yalanlayan tam tersi bir yola girmiş olmasıdır.

Dünyadaki diğer bienaller ile karşılaştırıldığında İstanbul bienalinin özgünlüğü, ana sergi mekanı Antrepo (boğaz kenarında yer alan eski yük deposu) dışında sergileme için mekansal önerilerle ortaya çıkmasında yatar. Hatta bu öneriler dış basında öyle önemle yer alır ki, tanınmış bir İngiliz sanat eleştirmeni Artforum’daki yazısında, 10. İstanbul Bienali’ndeki (2007) sergi mekanlarından biri olan Anadolu yakasındaki Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ni taksiyle bile zor bulduğundan yakınır. Elit izleyicinin rahatsız olduğu bir örnek ise, 9. İstanbul Bienali sırasında Tophane’deki Tütün Deposu’nda kitap tanıtımı yapılan bir bienal projesi (Oda Projesi ve Otto Berchem) sırasında, güncel sanat izleyicisinin yandaki erkek kahvesinde sabahtan akşama kadar zaman geçiren Siirtliler ile yan yana olmasıydı. Bu tür örnekler, mesela romantik kent turizmi ile birleşmiş Venedik Bienali gibi sergilerde karşılaşamayacağınız “rahatsızlık”lardır.

Geçmişte ağırlıklı olarak Osmanlı ve Bizans yapılarının kullanıldığı İstanbul bienallerinde, sanat yapıtı genellikle yapıtın mecrası (video, obje, pentür, yerleştirme vb.), mekan ve mekanın belleği ile arasındaki ilişkiye referans verir. Mekan ve yerleştirmeye odaklı bu sergilemeler, 9. İstanbul Bienali’yle (2005) birlikte farklı bir dönemece girer. “İstanbul”u ana tema olarak ele alan 2005 İstanbul Bienali, Tarihi Yarımada’dan Pera’ya ve İstanbul sokaklarına, yani toplumsal ve kültürel farklılıklara temas edecek mekanlara kayar. 2005 Bienali, İstanbul’un sahip olduğu potansiyelleri, bireyler arasındaki ilişkileri ve kentin çeşitli yanlarını, sanatçı araştırmaları ve önermeleriyle izleyiciye sundu. Bu bienalde 2000’lerde küresel bir olgu olarak kent çeperlerinde üreyen güvenlikli yerleşim alanları, “kapalı siteler” ve farklı öznelerin kente bakışları, modern yaşam anlayışları (Solmaz Shahbazi’nin Perfectly Suited For You isimli videosu) gibi konuların yanı sıra, kenti kullanan ama görmezden geldiğimiz kimsesiz çocuklar ve gençlerin İstanbul’u algılayışları (Otto Berchem’in projesi) gibi günümüz İstanbul’un yaşam katmanları arasındaki karmaşa, sanatçıların önerileri ile gündeme geldi. Kentsel dönüşüme ve mekanın neo-liberal küresel stratejilerle kullanımına odaklanan 10. İstanbul Bienali (2007) öncelikle yerel yönetimler tarafından yıkılarak dönüştürülmeye çalışılan AKM ve İMÇ gibi mekanları sergileme mekanı olarak belirledi. Bu yapılar, temsil ettikleri toplumsal miras ve Modernist önerileri, güncel sanatçı müdahaleleriyle birlikte kamusal olarak tartışmaya açıldı. Bienalde İstanbul’un farklı yerlerinde birçok sergileme ve proje mekanın kullanılması, son yıllarda dönüşüm içindeki kentin tartışmalı kamusal alan tanımına dikkat çekti. Kentin sadece sanat merkezlerinde değil, aynı zamanda varoşlarında, çeperlerinde, farklı mahallelerinde ve sokaklarında yapılan video gösterimleri (Gecegezenler) bir tür kamusal-özel alanın kentin farklı köşelerinde araştırılması önerisiydi. Özelleştirilmeye çalışılan mahalle ve semtlerde gündelik yaşam üzerinden araştırmalar yapan Hollandalı sanatçılar Bik Van der Pol, gerçekleştirdikleri projede İstanbul’daki 59 mevkiyi gözlemlediler. Kentsel yenileme ve dönüşüm baskısı altında olan, çoğunlukla Çingenelerin yaşadığı Sulukule semti, yaşayanlarının ve bağımsız bir oluşum olan Sulukule Platformu’nun ortak girişimiyle yerel yönetimlere karşı mücadele veriyor. Çinli sanatçı Wong Hoy Cheong, Sulukule semtinde yaşayanlar ve orada çaba gösteren inisiyatif ile ortak bir video-animasyon çalışması yaparak yerinden edilmeye çalışılan Sulukulelilerin sorunlarını bienal izleyicilerine aktardı. Böylece 10. İstanbul Bienali, garip durumları ortaya seren, kenti, sokakları keşfe çıkartan geçmişteki bienallerden sonra, İstanbul kentini tanımlayan iktidarları ve aktörleri doğrudan sorgulayan eğlenceli bir aktivizmle belirgin bir karşı duruş oluşturdu.

Diğer yandan, bienal ile eşzamanlı olarak gerçekleşen etkinlikler içinde yer alan birçok inisiyatif ve kolektif, aktif olarak İstanbul kentinin devlet eli ile pazarlanması ve rant olanaklarının geliştirilmesine karşı çeşitli vesilelerle seslerini duyurmak, mücadele etmek adına araştırmalar ürettiler.

“Sanat ve sanatsal üretim, bienal gibi küresel ölçekte geniş sergilerle, kentsel dönüşüm sürecinde özelleştirme ve normalizasyon adına araçsallaşarak bu dönüşüme kültürel açıdan hizmet eder mi” sorusu İstanbul bienali için de sorulabilecek bir sorudur. Bilbao’daki Guggenheim ve benzeri sanatsal katalizörler, birçok sanat mekanı ya da geniş çaplı küresel etkinlikler, kentsel dönüşümde noktasal etkileri tetikleyebilir ve bunlara katkıda bulunabilir. İstanbul bienali bağlamında bu durum tam tersine işlemektedir.


Liens utiles :


Consultez le sommaire de ce numéro
Cet article est disponible en français via CAIRN


[ Haut ] [ Format PDF ]



Les événements

Consultez les articles de La pensée de midi sur le site CAIRN.

EN 2010, LA REVUE A RECU SUR LE SITE CAIRN 216 126 VISITES !!!!

***

A LIRE SUR LE BLOG DE LA REVUE

Tunisie : le corps du peuple, par Renaud Ego Venue du centre de la Tunisie, une « caravane de la libération » a occupé près d’une semaine, la place de la Primature, à Tunis. Retour sur un mouvement qui symbolisa, physiquement, l’unité de la révolution tunisienne et incarna le corps de tout un peuple.

MMSH, Aix-en-Provence 17 décembre 2010

Figures du Palestinien à l’écran Rencontre du Pôle Images/ANR Imasud de la MMSH en partenariat avec La pensée de midi autour du conflit israélo-palestinien : questions de visibilité et de regards. Avec Jérôme Bourdon, Stéphanie Latte, Cédric Parizot et Maryline Crivello. En lien avec le numéro 9 de la revue, "Regarder la guerre".

De 9h à 13h, salle PAF, Maison méditerranéenne des sciences de l’homme. 5, rue du château de l’horloge, BP 647, 13094 Aix-en-Provence, France Tél : (+33) (0) 4 42 52 40 00 http://www.mmsh.univ-aix.fr

PARUTION MARS 2010

"De l’humain. Nature et artifices", numéro 30 de La pensée de midi, un dossier dirigé par Raphaël Liogier.

Il est souvent bien difficile de deviner l’âge de certaines vedettes au visage remodelé au Botox, qu’en sera-t-il demain lorsque ces transformations ne seront plus seulement esthétiques, mais s’appliqueront au corps entier, à sa sélection et son amélioration, lorsqu’une prothèse de bras branchée sur le système nerveux sera plus agile que le membre de chair et d’os ? Faudra-t-il préférer l’artificiel au naturel ? Quel serait le devenir d’une telle entité livrée à l’industrie médicale, aux biotechnologies, aux nanotechnologies, et qui vivrait, en outre, non seulement sur le plancher des vaches, mais dans des espaces virtuels informatisés ? Un homme techniquement rectifié jusqu’à l’immortalité, tel que l’attendent les transhumanistes, qui ne sont pas de vulgaires illuminés mais de très sérieux chercheurs. Un tel homme serait-il encore humain ? Au-delà des peurs absurdes et du refus de la science, comment penser la mesure dans un monde qui semble irrésistiblement emporté par la démesure ? Cet animal machine dénué de toute fragilité, produit sophistiqué promis par la science, saura-t-il encore éprouver des sentiments comme l’amour, saura-t-il apprécier la convivialité, le plaisir d’être ensemble ?

Ce numéro a été coordonné par Raphaël Liogier, sociologue et philosophe, et directeur de l’Observatoire du religieux (Cherpa) à l’institut d’études politiques d’Aix-en-Provence. Avec des textes de Raphaël Liogier, de Jean-Gabriel Ganascia, de Bernard Andrieu, de Jean-Didier Vincent, de Pierre Le Coz, de Raphaël Draï, de Tenzin Robert Thurman, de Jean-Michel Besnier, de Maurice Bloch, de Michel Terestchenko, de Jean-François Mattéi.




Bu makaleyi yanıtla



FORUM DE L'ARTICLE :