Revue littéraire et de débats d’idées (Des Sud/Actes Sud)


Les revues > En langue originale

FRAU B.’Yİ NEDEN ÖLDÜRDÜM? Şener Özmen


La pensée de mİdİ N°29, "Istanbul, vİlle monde"


LES INEDITS de La pensée de midi
Pourquoi ai-je tué Mme B. ?, par Şener Özmen

FRAU B.’Yİ NEDEN ÖLDÜRDÜM?

München Güncesi-5

Şener Özmen

Batı’nın temsilcileri, kıt akıllı Üçüncü Dünya konusundaki fantezilerinde ve iyilikseverliklerinde özgür gibidirler. Bu görüşe göre dünyanın uzak bölgelerinde sözünü etmeye değer bir yaşam, tarih ya da kültür, Batı olmaksızın düşünmeye değer bir bağımsızlık ya da bütünlüklü bir varlık bulunmaz.

Edward Said

Sevgili München, Sevgili mağrur şehir, Büyük şehir, Güzel şehir, Acılı şehir…

Bu blogda toplanan öykülerin (öyküler, yani; birikmiş München notları, faydalı müsveddeler, henüz tasnif edilmemiş denemeler, benim de bilmediğim bir yerlere akan “iyi niyet” girişimler, otobiyografik, ancak “korunma ve savunma” içerikli cümleler, düşüncenin belirli bir duruma, mekâna ve zamana yoğunlaşırken çıkardığı parazit sesler, bunlara ait belgeler, resimler ve ek-raporlar, poetik takibatlardan alınmış kimi izlenimler, devam etmek gerekirse, toprağa bağlı özetler, kusurlu paranoid çıkarımlar ve belki, son olarak Kürt olmanın –bulut ya da yağmur olmanın, taş ya da gölge olmanın, su ya da dehliz olmanın– Diyarbakır’da yaşamanın, orada yazar veyahut sanatçı kalmanın, şair ya da meczup gitmenin, kırılmanın gerçekleşeceği eşiklerde onuruyla beklemenin, tatsız acının ve öfkenin hiçbir öğreticiliğine inanmamakla birlikte, yanılsamalara mecburen boyun eğmenin yarattığı tahribat izleri, alıntılar ve saptamalar ve “diğer” kelimeler) büyük bir bölümü –neredeyse tümü–, yazma eyleminin “farz” kabul edildiği bir dönemde ortaya çıktı.

Sana ve elbette başta kendime, onları (yazılıp müteakiben senin diline çevrilen, ancak akıbetleriyle ilgili en son ne zaman bir karara varıldığı bilinmeyen bu öyküleri) bir araya getirmek, dahası “kitap” gibi, benim için ciddiyetini hâlâ muhafaza eden yeni bir mecraya itmek için neden acele ettiğimi üstü kapalı anlatmam gerekiyor.

Bir yazarın (burada ben), sayıca göz doldurmayan kitaplığından (tepeler dâhil üç kitaplık, iki sıra halinde dizilmiş 6 raf, toplam 15 raf; ekseriyetle çağdaş düşünce, eleştiri ve inceleme, gerisi şiir, pek ağır romanlar ve çağdaş sanat) itinayla seçerek, aylar, yıllar önce derinlemesine, Edward Said’in sözleriyle “alımayarak” okuduğu pek çok kitabı, yeniden ve yeniden okumasının, en azından bu güçlü arzusunun bir yerlerde bir yansıması olduğunu düşünecek kadar vaktim oldu.

Geçen yıl, eylül başlarında üç yıldır yaşadığımız evden taşınmak üzere ortalığı toplarken, kitapları (içeriklerinin ağırlığından olsa gerek, bir düzinesini kaldırmak/taşımak için insanüstü bir çaba harcamalıydı) yerleştirmek için kullanılmış, ancak iyice temizlenmemiş şeker çuvalları satın almış, sonuç olarak 15 çuvala yakın bir yük çıkarmıştım. Bunlar yeni eve nakledildiğinde, hep olduğu üzere, yaptığım ilk iş, kitapları çıkarıp, yerleri sabitlenmiş kitaplıklara yerleştirmek olmuştu. Ve fakat, küçük bir farkla. Kitaplar, nasıl söylesem, şekerliydi, şekere bulaşmış, kapaklar şekerlenmiş, içleri şeker tozuyla dolmuştu. Yalanım yok, elimde, Mehmed Uzun’un “Bir Dil Yaratmak” kitabı vardı ve ben, kapağını dilimin ucuyla yoklamış ve şöyle demiştim içimden: “Çok tatlı bir kitap!” Uzatmayayım, bu kitaplar bugün şekerlenmiş halde, “sayıca göz doldurmayan” şirin mi şirin kitaplığımdalar ve ben onları, aklımı korur gibi koruyorum. Bu vesileyle son zamanlarda lezzetine doyamadığım birkaç yazarı (ve kitabı) yâd etmek isterim: Edward Said’in “Hümanizm ve Demokratik Eleştiri”si (bu kitaptan okumayla ilgili uzun bir alıntı yapacağım), Eric Hobsbawm ve Terence Ranger’in “Geleneğin İcadı”, yine Eric. J. Hobsbawm’ın “Devrimciler”i, Jurgen Habermas’ın “İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim”i, Dick Hebdige’in “Alt Kültür-Tarzın Anlamı”, Michel Foucault’nun “Entelektüelin Siyasi İşlevi”, Hans Peter Duerr’in “Çıplaklık ve Utanç-Uygarlaşma Sürecinin Miti”, M. Hardt ve A. Negri’nin “İmparatorluk”u, Simon Reynolds ve Joy Press’in “Seks İsyanları”, Paul Virilio’nun “Hız ve Politika”sı, Geoff Mulgan’ın “Antipolitik Çağda Politika”sı, Mike Featherstone’un “Postmodernizm ve Tüketim Kültürü” ve Mehmed Uzun’un “Hawara Dîcleyê” romanları. “Okuma saplantısı” diyor Edward Said, “okumanın, -esastan bir kusur oluşturacak şekilde çok fazla ciddiye alınıp naif bir yoruma tabi tutulması- türünden olumsuz bir eğilimin de olduğu şeklinde bir itiraza rastladım. Bu itirazın temelindeki argüman, okumanın fazla abartılmaması, çünkü çok dikkatli bir okuma yapmanın, güç ve otorite yapıları tarafından yanlış yönlendirilmek anlamına geldiği şeklindeydi. Ben bu mantığı (şayet bu bir ‘mantık’sa) oldukça tuhaf buluyorum ve eğer bunun bizi otoriteye karşı kölece tutumlar almaktan kurtaracağı sanılıyorsa, o zaman söylemek zorundayım ki, ne yazık ki bu da başka bir ham hayaldir. Oysa, Poirier’in işaret ettiği doğrultuda, okuma gittikçe daha titiz, daha dikkatli bir şekilde yapılır, gittikçe daha yaygın hale getirilir, gittikçe daha sindirerek ve daha bir dirençle yapılırsa, hümanizmin, asıl değeri korunarak yeterince pratiğe aktarılmış sayılabilir…” Mehmed Uzun ise şunları söylüyor: “Ne söz ne de roman biter. Söz, insan için vardır ve anlatı da insani bir ihtiyaçtır. Bunların bitmesi için insanlığın bitmesi gerekli. İnsan ve insanlık olduğu sürece söz sanatı da hep olacaktır. Tıpkı Dicle ve Fırat gibi hep akacaktır.” E. Said ve M. Uzun’u birleştiren yegâne tavır ise, hümanizm. Bu öyle bir hümanizm ki, Mehmed Uzun’u, İsveç Yazarlar Birliği yönetimindeyken, Jikov iktidarının Bulgaristan’daki Türk azınlığa uyguladığı baskı ve ayrımcılığa karşı taraf kılıyor.

Anımsıyor gibiyim (yazarken), bir sonuca ulaşmak yerine, –benim için sonuç asla çözüm değildi– onları başlangıç olarak işaretlediğim bir yere bağlamak, o yeri az da olsa Biroyê Dengbêj’in (bkz. Dicle’nin Sürgünleri, Mehmed Uzun) kandiliyle aydınlatmak, yolundaki çukurları ve tümsekleri sahiplenmek, temyiz kararı beklemeden dil içinde ve dil üzerinden gitmek istemiştim. Doğduğum toprağı keşfe çıktığım tüm o yıllar boyunca bir kaç şey üzerinde yoğunlaşarak –dilin korku, kaygı, ödleklik ve cesaret, haz ve elem, güç ve zafiyet veren içeriklerinin olup-olmadığını, (varsa) bu içeriklerin entelektüel ve siyasal pratiğe etkilerini; şiddeti üreten dil ile herhangi bir dili tanımlayan veya tarifleyen şiddetin kıyam saatlerini düşünerek diyelim– filolojinin hümanist okumalarına ulaşmış, düz anlamıyla ‘kelime sevgisi’ (E. Said) olan bu alanı, içinde bir iğne ucu kadar şiddet barındırmayan Mehmed Uzun’un tüm o görkemli yapıtlarında şaşkınlıkla takip etmiştim. Mehmed Uzun, Kürt dilinin yetkin bir kalemi olmakla kalmamış, bana göre çağdaş Kürt romancılığında hümanist pratiğin öncülüğünü de yapmıştı. Büyük yazarın ölümünü takip eden günlerde Türk medyasının bazı hayırsever yazarları, lahavle şairleri, muzaffer sanatçıları, estağfurullah şarkıcıları, gergin darbukacıları, körleri ve sağırları ve hami hümanistleri yanına alıp “kan içmek” ve birilerini “kanla ödüllendirmek” üzere seferberlik ilan ettiğine, dilin (hep olduğu gibi) şiddeti mutlak çözüm olarak dayattığına tanık olduk. Öyleyse dil, bir uygarlık belirtisi değil, bu haldeyken bir bilinçlenme öğesi değil, bizatihi geriye, hep geriye dönmenin ve geriden, hep geriden beslenmenin biricik aracıydı.

Tanrı şahidimdir ki şiddeti hiç, ama hiç sevmedim!

Nereye kadar sürecek, bilmiyorum! Benden öncekiler de bilemedi, onlardan öncekiler de... Ne vakit, tüm topluma yayılması muhtemel “kısmi” bir rahatlama başlasa (soluk alıp vermek, gece tereddütsüz uyumak, geç vakitlerde bir başına evin yolunu tutmak, anadilden bir ezgiye kulak kabartmak, evdeki kitaplıkta katıksız etimolojik bir sözlük bulundurmak) , namlular alevleniyor. Ne ilginç, ne saçma! Sürekli geçmişte yaşıyor olmanın bir his olmaktan çıkıp, kâbusa dönüştüğü şu rezil zamanları yazgısal saymaktan başka çare yok gibi. Yazgının boyunduruğu, evet, öyle, canımı acıtıyor; sahip olduğumuz tüm değerlerin çiğnendiğini görmekten haz duyacak ve bu hazzı kardeşleriyle paylaşacak kimse de kalmadı; her şey denendi, sınırlar defalarca zorlandı, bu topraklarda namus [cinsel erdem ve iffeti her şeye rağmen ayakta tutma savaşımı], huzur içinde ölmekten daha önemliydi, sonra, sonra neler mi yaşandı, çeperde genç kız intiharları patlak verdi; tecavüz, rutinin bir parçası ve son derece doğal bir eylem olarak kabul gördü, toplumsal yapı fevkalade çözüldü, zorunlu göçler, kentin sosyo-kültürel yapısını baştan ayağa değiştirdi, aidiyetler silindi ve ait olmayan öğeler [merkezi sanat, popüler kültür, ırkçı medya pratikleri], yeni kimlik [elbette çağdaş!] stratejisi, kadim pozitivist anlayışın etkisini sürdürdüğünü gösterdi, belki sadece bu sözünü etmeye değer tek şey işte.

Biliyorum ki bu öyküler, 3010 yılının Ağustosunda, suretleri (yani gözleri, göz kapakları ve göz pınarları, kaşları, dudakları, elmacık kemikleri ve çeneleri) bizimkilere benzemeyen, savaşın ne olduğunu bilmeyen ve hayatları boyunca bilmeyecek olan, hem dili, hem kültürü hem de genleri yüzünden yara almanın ne demek olduğunu büsbütün unutmuş, sevdiklerine omurgasından flütler ve pantolonundan bulutlar yapan, çıplak ayaklarla gezen ve hiç yorulmayan başka bir türe mensup birileri tarafından yeniden okunacak.

Saygılarımla München, Saygılarımla mağrur şehir, Büyük şehir, Güzel şehir, Acılı şehir…

Thomas Soylu München, 11 Temmuz 2008

Kocaman bir örümcek var perdenin üstünde, ölü taklidi yapıyor, Thomas Soylu kendisinden çok daha ustaca ölü taklidi yapan bu örümceğe dokunuyor işaret parmağıyla, belki gerçekten de ölüdür, ölmüştür… Oda temizliğinden sorumlu Filipinli kadınla karşılaşıyor kahvaltıya çıkarken, laflıyorlar bir süre, kadın, hepatit aşısının ilkini dün yaptırdığını söylüyor aksanlı ve anlaşılır İngilizcesiyle, omzunu gösteriyor kanıtlamak için, kalabalık bir ailesi varmış, Filipinlerdeymiş, anne, baba, yaşlılar, çocuklar aynı evde yaşıyorlarmış, “Biz de öyleydik…” diyor Thomas Soylu, “Çocukların asla kendilerine ait bir odası olmadı,”, diyor ama, kadın anlıyor mu acaba söylediklerini? Ukraynalı kızı soruyor Thomas Soylu, “Tanya Pazar günü gelecek” diyor kadın, gülüşüyorlar… Bugün yine çıkacak, çıkıp arayacak şu kadını, izini bulmak için her yolu deneyecek, yaşadığını sandığı sokağa gidecek, elindeki haritaya bakacak Thomas Soylu, Google Earth’den bulup, bir de siyah-beyaz çıktısını aldığı üç boyutlu sokak planını da alacak, temkinli davranacak hep olduğu gibi, Almanlara yakın yürüyecek kuşku çekmemek için, rahat davranacak, surat asmayacak ve belki hafiften gülümseyecek gelip geçenlere.

Thomas Soylu, beyinsiz bir çağda yaşadığını biliyordu.

Dün gece çok sigara içti, bütün gece kahve içti, München uyuyordu o uyandığında, epeydir görmediği rüyalardan görmüştü yine, güzel Alman kızlarıyla Englischer Garten’da, yemyeşil düzlüklerin üstünde boylu boyunca uzanmış, Nazım Hikmet’ten şiirler okuyordu sakin ve huzurlu. Kızlar bayılmıştı bu şiirlere. Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi…

Güvendiği çukurculardan birini aradı öğleye doğru odasından, durum neydi? Neler olmuştu yokluğunda? Şef sitem ediyor muydu? Dünyanın dibine ulaşmamışlar mıydı hâlâ? Onu mu bekliyorlardı kazmak için? Neden ama? Şef ondan iyisini bulamazmış mıydı? Ne ala! Dönecekti evet, Frau B.’yi bulur bulmaz dönecekti. Elleri kanlı ya da kansız dönecekti. Dönecekti evet, birkaç gün daha, sadece birkaç gün, dönecekti sonra.

Bu pek gelişmiş toplumsal formasyonda, burada, bu pagan kültürün göbeğinde, (şu sıra München’de yaşıyorum) ütopik, saf ve alıkça sayılabilecek karşı-kültürel bir noktadan ve saygı içinde bakmaya çalışıyorum şehre. Direniyorum ona, epistemolojik bir yırtılma var ta derinlerimde. Tanrım yalnızım!

Denetlenmek istiyorum, haydi, denetleyin beni! Yön duygumu yitireli bir asır oldu neredeyse. Yeni itkiler koyun yatağımın üstüne. Dokularım uyuşuyor uyuşmasına, kendimi nakledemiyorum başka bir düşe. Tanrım yalnızım!

Sızma, geri besleme, geriden beslenme, edebi yaşam tarzı fiyaskolarından eğretilemeler üretme, enkaz mübadeleleri, Münchenik çalkantılar, çok taraflı kehanetler, trans-coğrafik düşler, küresel barış zırvalıklarına karşı vur-kaç taktikleri ve post-travmatik referanslar gibi, sahici olmadıklarını ta baştan söyleyen şizoid bir dil üzerinden yokluyorum belleğimi. Tanrım yalnızım!

Ben Thomas Soylu, bu öykülerin “basitleştirilmiş” kahramanı, ben Thomas Soylu, travmanın şiddetine bağlı kalarak dengeyi tutturmaya çalışıyorum odamda. Tanrım yalnızım!

Thomas Soylu, sebepsiz bir çağda yaşadığını mı sanıyordu?

(Önümüzdeki günler: Thomas Soylu Frau B.’yi çok özlüyor)

Gästehaus Englischer Garten, München, 11-12 Temmuz 2008


Liens utiles :


Consultez le sommaire de ce numéro
Cet article est disponible en français via CAIRN.


[ Haut ] [ Format PDF ]



Les événements

Consultez les articles de La pensée de midi sur le site CAIRN.

EN 2010, LA REVUE A RECU SUR LE SITE CAIRN 216 126 VISITES !!!!

***

A LIRE SUR LE BLOG DE LA REVUE

Tunisie : le corps du peuple, par Renaud Ego Venue du centre de la Tunisie, une « caravane de la libération » a occupé près d’une semaine, la place de la Primature, à Tunis. Retour sur un mouvement qui symbolisa, physiquement, l’unité de la révolution tunisienne et incarna le corps de tout un peuple.

MMSH, Aix-en-Provence 17 décembre 2010

Figures du Palestinien à l’écran Rencontre du Pôle Images/ANR Imasud de la MMSH en partenariat avec La pensée de midi autour du conflit israélo-palestinien : questions de visibilité et de regards. Avec Jérôme Bourdon, Stéphanie Latte, Cédric Parizot et Maryline Crivello. En lien avec le numéro 9 de la revue, "Regarder la guerre".

De 9h à 13h, salle PAF, Maison méditerranéenne des sciences de l’homme. 5, rue du château de l’horloge, BP 647, 13094 Aix-en-Provence, France Tél : (+33) (0) 4 42 52 40 00 http://www.mmsh.univ-aix.fr

PARUTION MARS 2010

"De l’humain. Nature et artifices", numéro 30 de La pensée de midi, un dossier dirigé par Raphaël Liogier.

Il est souvent bien difficile de deviner l’âge de certaines vedettes au visage remodelé au Botox, qu’en sera-t-il demain lorsque ces transformations ne seront plus seulement esthétiques, mais s’appliqueront au corps entier, à sa sélection et son amélioration, lorsqu’une prothèse de bras branchée sur le système nerveux sera plus agile que le membre de chair et d’os ? Faudra-t-il préférer l’artificiel au naturel ? Quel serait le devenir d’une telle entité livrée à l’industrie médicale, aux biotechnologies, aux nanotechnologies, et qui vivrait, en outre, non seulement sur le plancher des vaches, mais dans des espaces virtuels informatisés ? Un homme techniquement rectifié jusqu’à l’immortalité, tel que l’attendent les transhumanistes, qui ne sont pas de vulgaires illuminés mais de très sérieux chercheurs. Un tel homme serait-il encore humain ? Au-delà des peurs absurdes et du refus de la science, comment penser la mesure dans un monde qui semble irrésistiblement emporté par la démesure ? Cet animal machine dénué de toute fragilité, produit sophistiqué promis par la science, saura-t-il encore éprouver des sentiments comme l’amour, saura-t-il apprécier la convivialité, le plaisir d’être ensemble ?

Ce numéro a été coordonné par Raphaël Liogier, sociologue et philosophe, et directeur de l’Observatoire du religieux (Cherpa) à l’institut d’études politiques d’Aix-en-Provence. Avec des textes de Raphaël Liogier, de Jean-Gabriel Ganascia, de Bernard Andrieu, de Jean-Didier Vincent, de Pierre Le Coz, de Raphaël Draï, de Tenzin Robert Thurman, de Jean-Michel Besnier, de Maurice Bloch, de Michel Terestchenko, de Jean-François Mattéi.




Bu makaleyi yanıtla



FORUM DE L'ARTICLE :