Revue littéraire et de débats d’idées (Des Sud/Actes Sud)


Les revues > En langue originale

İSTANBUL KLİK KLAK, Karin Karakaşlı


La pensée de mİdİ N°29, "Istanbul, vİlle monde"


ISTANBUL “CLIC CLAC”, Karin Karakaşlı
Sur le mode d’un Je me souviens”, le récit d’une rencontre indispensable avec l’immense figure de Hrant Dink, intellectuel turc d’origine arménienne assassiné à Istanbul en janvier 2007.

İSTANBUL KLİK KLAK

Karin Karakaşlı

Çocukken kırmızı bir dürbün oyuncağım vardı. İçine konulan yuvarlak karton üzerindeki minik slayt resimlerini gözümün içine kocaman yansıtırdı. Bunun için sağ tarafındaki küçük kolu aşağı çekmem yeterdi. Klik klak diye bir ses çıkar ve bir sonraki fotoğraf belirirdi.

Elbette bu şu anki tanımlama şeklim. Küçük bir kızken o oyuncak benim büyülü kapımdı. İstanbul karanlıktı o zamanlar; sıkıyönetim vardı. Alfabeyi ilk çözdüğüm zamanlar hep öfkeli sözler okudum duvarlarda o yüzden. Anne babalar tedirgindi. Biz küçüklerin yanında konuşmaz, akılları sıra bizi gerçeklerden korurlardı. Oysa susmak o kadar çok şey anlatır ki.

Henüz sözüm yoktu; her şey içimde birikiyordu. Hissettiklerini adlandıramamak, ifade edip de kendinden dışarı çıkaramamak zor iş. En iyisi oyun oynamaktı. Oyun, istediği hakikati yaratmanın diğer adıydı.

İşte bu kırmızı dürbün, özlemini çektiğim hayal hakikatlerini sunuyordu bana. Bir el hareketiyle Külkedisi’nin değişen kaderinin içine dalıyordum. İyilik perisi, bu genç kızın tek başına ocağın önünde bir kendisi duyacak şekilde itiraf ettiği ne varsa gerçek kılıyordu. Balkabağının arabaya, yamalı elbisenin balo kıyafetine, farelerin heybetli atlara dönüşünü izledim. Ve mucizelere inandım.

O dürbünü hâlâ saklarım. Aslında onunla oyunumu da sürdürüyorum sayılır. Artık elimde sözcükler var. Sahneleri klik klak ben kuruyorum.

İstanbul’u ve kendimi izliyorum sahne sahne. Bazen hayatın teli kopar ya da düz çizgide değil sarmalda ilerler hayat. O zaman elinde sahnelerin olur, çekilmemiş an fotoğrafları. Anıları alışılageldik yıl hesabından değil, dem hesabından bilir yürek. “Dem bu dem” zamanından hayatın. Demler, sonsuz anlardır ya da anlık sonsuzluklar, çentik misali yüreğe kazılı. Kendini anımsamak için bakıp durduğun...

“Bu bir iş teklifi değil. Senin dünyanı genişleteceğim.” Klik Klak:

Karşımda duran kocaman adama baktım. Tanıdık desem tanıdık değil, yabancı desem hiç değil. Öykülerim ödül aldığında elinde hediye paketiyle beni kutlamaya gelmişti birkaç ay önce. Ermenice gazetede haberimi okumuş. Bir genç kız yazıyor diye sevinen kitabevi sahibi. Adı Hrant.

Aylar sonra Türkçe-Ermenice gazete kurduk diye karşımda. Dolapdere’de sıcak bir Ağustos günü. “Benim dünyam yeterince geniş” diyesim var. Yüksek öğrenim yapacağım, üniversite ortamında kalmak istiyorum. Basın-Yayın mezunu değilim. Hepsini bir bir sayasım var. Bahaneden bol ne bulunur hayatta.

Gözüne bakıyorum sonra. İki küçük yıldız var içlerinde. Benim görmediğim bir şeyleri de gördüğünü anlatılmaz bir içgüdüyle hissediyorum. Tamam diyorum. Sadece tamam. Kocaman kollarını açıp sarılıyor.

Çıkışta hiçbir yerini bilmediğim bu semte bakmıştım güvenle. Savulun, ben geliyorum. Koştum, koştum çocuk gibi kaldırım boyu. İstanbul ne büyülü, ne mucizevî şehir. Sen planlarını yaparken başka kaderleri başına getiren. İyi ki de getiren... İstanbul’dan başka hiçbir yerde olmayı istemem şu anda ben.

Açılan gül, kapanan kapı... Klik Klak:

Birini sevdiğimizde soyadını bir kenara koyarız. Ve belki binlerce aynı isimli insan arasında onu kendi ismiyle biriciğimiz kılarız. Sevmek, bu açıdan yalınlaştırıcı ve bir o kadar kapsayıcıdır.

Hrant’ı, Hrant Dink olarak kitlelere mal olmadığı yıllarda tanıdım ve yaşadım. O benim için o zamanki küçük kızda olabileceklerin tamamını gören kâhindi. Hrant, hayatına girdiği herkesi, kendi içinde saklı cevhere kavuşturan arabulucuydu. O inandı diye yapar ve yaptıkça inanılmaz bir varlığa dönüşürsünüz. Bir mutlaklık duygusu gelir yerleşir içinize ve kendinizi de her şeyi yapabilmeye muktedir hissedersiniz.

Aynı şeyi sonraları ülkesi için de yaptı. Türkiye’nin içindeki saklı cennete inandı. Ve o cennetin kapısına Abrakadabra diye dayandı. Bir gonca gülün kalbi açıldı.

Yürekleri açtı Hrant. Büyük ve resmi tezlerin kofluğunu gösterdi. Küçük sıradan insanların kişisel hikâyelerinden susulan tarihi, bugüne taşıdı. Tarih, insanların anısından ibaret olunca kinden, nefretten arınır. Ama kimileri için esas tehlike budur. Birbirinin gözüne bakarak ağlaşan ve gülüşen insanlar birbirlerinin ötekisi olamazlar artık.

Sonra bu ortalıkta öteki bırakmayan adamı ortadan kaldırmak gerektiğine karar verildi. Bir nevi ölüm fermanı. Bir daha gözümü açtığımda kaldırımda yatıyordu. Belki ben o dürbündeki bir masala dalmışım. Uyuyan Güzel’e. Aradan on bir yıl geçmiş bir göz kırpımlık anda. Ve şimdi kaldırımda. Çok yorgun olduğunda, gazetede sabahlarken uzanır öyle karınüstü yere. İyi de niye kaldırımda yatsın. Arkadaki vitrinde bir sürü gözlük ve saat. Dört yanında taş kesmiş insanlar. Bu gerçek mi diye soruyorum hep. Yanıt vermiyorlar. Koyu bir şeyler var uzandığı yerde. Kanı. Kan mı diye soruyorum hep. Yanıt vermiyorlar. Daha on dakika önce konuşmuştuk. “Bir rahata ereyim, ben seni arayacağım” demişti. Baktım ve bekledim, kalkardı mutlaka. Aramasa da olurdu. Kalksa...

Kaldırımın bir öncesi... Klik Klak:

Gazetenin kapısına yığılmış küfrediyorlardı. Başka birinden bahseder gibiydiler. Güzelim yazısından cımbızladıkları cümleyi ucubeye çevirip saldırıyorlar Türklüğe hakaret etti diye. Ona ve kurduğu dünyaya. Dahil olduğum dünyaya. Her Allahın günü en temiz sözlerle yoktan var ettiğimiz dünyaya. Sıkıntılı, utangaç yüz hali hep gözümün önünde. “Esnafa da ayıp oldu, huzursuz ettik herkesi...”

Hani uçakta küçük bir delik açıldığında insan, eşya her şey bir girdabın içinde boşluğa yuvarlanır ya utanmayanların açtığı deliğe başkaları yuvarlanmasın diye sahiplendin utancı.

“Esnafa da ayıp oldu, huzursuz ettik herkesi...” dedi kimbilir kaçıncı voltasını atan adam. Üstüme üstüme volta atıyor, farkında değil. Volta varsa, mapushanedir dört duvar. Mapushane ise tek kişiliktir, paylaşılmaz.

“Hadi yürü çıkalım” dedi sonra. Akşam vakti o kapıyı kimbilir kaçıncı kez kilitleyip apartmanın önüne çıktık. Dışarısını da açık hava hapishanesi hissedişimiz. Hissettiğimizin acısından hiç bahsetmeyişimiz. İlk o an... Işıklar yanmış, cadde o haliyle bitimli gözüktü bana. Tiyatro sahnesi gibi. Bitişikteki dükkâna bakıp “Kepenkler inmiş, geç olmuş epeyi” dedi. Sonra da o içimi yontan cümleyi. “İstersen yanımdan yürüme...” Allah ona böyle hissettirenleri kahretsin, dedim içimden. Dışımdan bir şey demedim. Kaldırımı birlikte yürüdük.

Herkesin Ermeni olduğu şehir... Klik Klak:

Aradan dört gün geçti. Artık o kaldırımda değildi ama İstanbul’un başka bir yerinde de bulamıyordum onu. Kulağımda tuhaf bir uğultu vardı sanki beynim akıyormuş gibi. O Salı, bulamadığım adamın cenazesi vardı. Ve bütün şehir Ermeni olduğunu haykırıyordu. Sessiz bir çığlık. Kilometrelerce insan. İçlerine karışabileceğim, birlikte akacağım garip bir can seli. Hani şu Hrant’ın açtırdığı gonca güllerden. Beni tanıyan, dostum arkadaşım olan kimseleri isteyemedim o gün yanımda. Yaşayan kimsenin varlığına tahammülüm yoktu. Ama bu hiç bilmediklerimin arasında güvendeydim. Su verdiler, mendil, el verdiler ve bakışlarını eğdiler. Oysa hepsinin gözleri çok güzeldi.

Burası Sebat apartman... Klik Klak:

Heyecanla adımladım yeni yeri. Ara sokaktan caddeye taşındık. Tam köşe apartmana. Tarihi bir yapı, adı Sebat. Saksı Han’ın ağır yüklere alışık proleter asansörünün yerini nazlı, kafesli bir asansör aldı. Ama şimdilik yokları ağır basıyor binanın. Balkonu yok en başta. O yüzden daha geniş metrekaresi belki ama daha ferah değil.

Ortadaki yuvarlak masa yok artık, herkes kendi köşesinde. Benim de minik bir odam var. “Bu da Karakaşlı’nın boyuna uygun kibrit kutusu” diye takılıyor Hrant misafirlere gösterirken yeni yeri. Bir gün elinde küçük raflı bir dolapla çıkageliyor. “Al bakalım, kutu odaya kutu dolap”. Ertesi gün yere halı seriyor eliyle. “Hadi iyisin yine...” Çıkartmalarla kapladım dolabımı; kitaplarımı, dosyalarımı koydum oraya. Halısıyla da burası yine bir yuva. Güvercinleri ve balkonu olmasa da.

Heyetler halinde misafir var. Yabancı gazeteciler, konsolosluk mensupları, parti temsilcileri, cemaat yöneticileri. Sonra ödev hazırlayan gençler, ninesinin köyünü anlatan yetişkinler. Mahallenin delileri. Tekke ve zaviye gibi diyorum da, gülüyor. Artık gülmeye daha az zamanı var, çok yorgun. Odası misafirlerle dolup taştığında bu kibrit kutusuna at yarışı oynamaya geliyor. “Birden beşe kadar bir sayı söyle bakayım”, “Üç...” Niye? Gülüyorum: “Allahın hakkı üç...”

İstanbul ve sahipsiz eşyalar... Klik Klak:

Bir şehrin hayatında bir insanın acısı göz kırpımlık yer tutar. Ölüm, elinin kiridir İstanbul için. Saray entrikalarını, surlardan boşaltılan kızgın yağları, soğuk hücrelerde çağlar boyu inceltilerek geliştirilen işkence türlerini, kimsesizlerin kanepede kokuşan cesetlerini, akşam yiyeceği yemeğin hayaliyle bir arabanın altında can verenleri, dünyayı parça parça havaya savuran bombaları, dünyayı tane tane başa yıkan kurşunları görmüş, kaçın kurası İstanbul için şaşılabilecek ne kalmış.

Ben İstanbul kadar tecrübeli değildim. Gafil avlandım o kaldırıma. O kaldırımın hiçbir şey olmamışçasına aynı kalışına. Apartman girişinde durmuş bitişikteki dükkânın vitrinini seyreden adama bakarken öylece aktı içimden zaman ve İstanbul. Kendi zamanımı, kendi İstanbul’umu eziyordu sanki o hiç tanımadığı adamın ayakları. Nasıl basabilir oraya, diye düşündüm bir an. İyi de niye basmayacaktı. Orası yine bir kaldırımdı.

Mumları, çiçekleri, nar tanelerini, fotoğrafları, gazeteleri kaldırdılar çünkü o cinayetin de üzerinden zaman geçti. Her şeyi temize çekmeyi isteyen şu sabırsız zaman, artık hep arkasından baktığım ama hiç birlikte akamadığım... Mumların, çiçeklerin, nar tanelerinin, fotoğrafların, gazetelerin ve insan seli ziyaretçilerin çerçeveleyici sınırı kalkınca, basılmaması gereken bir boşluk kalmadı. Boşluk kalmayınca oraya serilen dağ gibi gövde unutulabildi. Sızan kan temizlendi. Orası yine alacalı bir vitrindi.

Bir zaman onun yokluğunda her yanı istila eden şeylere baktım. Haksızlık ettiğimi bilerek ama içimde ne edeceğimi bilemediğim öfkeyle baktım.

Onun yaşam alanı olmuş her yerde farklı malzeme ve tekniklerde üretilmiş türlü çeşit Hrant Dink var artık. Bakırdan rölyef olarak, mozaik biçiminde, kaligrafi usulü, karakalem, yağlıboya vesaire. Ya da internette arama yaptığımda çoğunun çekiliş anını bildiğim hayattan karelerin yanında o kaldırımdaki hali, cenaze ve anma etkinliklerinin fotoğrafları da var kaçınılmaz olarak. Biliyorum ki bütün bu eşyalar oldukça Hrant yok. Hepsini parçalamak geliyor içimden. Ama öylece karşılarında oturuyorum saatler boyu.

Üstelik konuşuyorum da. Çünkü sözün devam etmesi gerekti. Ama ne kadar yazsam ne kadar konuşsam o kadar siliniyordu. Mesafelenerek Hrant Dink anlattıkça hayatımdaki Hrant yitiyordu. Hem etkinliklerin sonunda o yine ortalıkta olmuyordu.

O zaman anladım ki ben o masallardaki Abrakadabra sözcüğünü bulmayı bekliyorum. Hani o söylediğinde yürek kapıları açılıyordu ya. O hesap. Mutlaka bir sözcük olmalı. Geri getirebilecek bir sözcük yoksa zorla götürüleni, yerde yüzükoyun yatanı yine ayağa kaldırabilecek bir İyilik Perisi yoksa yani, sözcükler ne işe yarar ki?

“Kitaptan bir sayfa kopartıp ikiye yırttı. Sonra bütün bir bölüm. Kısa sürede bacaklarının arasında ve çepeçevre her tarafında parçalanmış sözcüklerden yığınlar oluştu. Sözcükler. Neden olmak zorundaydılar ki? Onlar olmasa tüm bu olanlar olmayacaktı. Sözcükler olmadan Führer bir hiçti. Ağır aksak yürüyen esirler olmayacak, kendimizi iyi hissetmemiz için sözcüklerden tuzaklara ya da avuntuya ihtiyaç kalmayacaktı. Sözcükler neye yarardı ki?”

Böyle diyordu on bir yaşındaki Liesel Markus Zusak’ın Kitap Hırsızı romanında. Aklınızdan geçen bir sözü okuduğunuzda çarpılırsınız. Biri sizi en mahrem anınızda gözetlemiştir sanki. Ruhunuzu okumuştur. Ürperdim.

Anlatıcısı Azrail olan bir romandı elimdeki. İnsanın insana edebildiklerinden dehşete düşmüş ve tahmin edebileceğiniz üzere o acılı yıllarda inanılmaz bir mesaisi ve bir o kadar da anlatacak hikâyesi olan lanetli bir melek. Her durumda hayatta kalan ve hep geride kalan olmakta ustalaşmış” bir genç kızın hayatına ortak oldum. Liesel; en yakınlarının ölümlerini görüp de kendisi sağ kalandı. Ölümlerle bölümlenen bir kitaba benzeyen hayatını yine kavga ettiği, parçaladığı kitaplara sığınarak yaşayacaktı. Çaldığı kitaplar hayattan çaldığı umuttu aslında. Ve evlerinin bodrum katında saklanan Yahudi Max’la birlikte Hitler’in Mein Kampf kitabının sayfalarını beyaza boyayarak elde ettikleri kabarık kâğıtlara kendi masal ve hikâyelerini yazdıklarında edebiyat hayattaki anlamını buldu. Sözün kudreti oldu yeniden. Zusak, insanlığın dayatılmış senaryolara karşın kendi hakikatini yaratma gücünü selamlıyordu aslında. Sözcükler işte buna yarar diye düşündüm, yıkmaya çalışanlara nispet hayatı hep yeniden ve yeniden kurmaya... Sevgiyle, umutla, onurla. Hrant’ın ruhuyla. Herkesin acıyı ve kaybı birlikte sırtladığı o uzun yürüyüş gününden iki yıl sonra insanlar o kaldırımda “Özür dileriz” diye haykırdı. Alacalı bir vitrin değilmiş orası sadece. Yine üzerine basılmayan bir yermiş. Bunları yazmak lâzım diye düşündüm. Sözüme sinmiş son kanı da serin sularda yıkadım. Ve ancak o zaman buldum tekrar onu. Her zamanki yerinde. Gazetenin tam önünde duruyordu. Dimdik. Sağ elini havaya kaldırıp “Hadi” dedi. Kaldırımdan onun peşi sıra yürüdük. İstanbul şahittir.


Liens utiles :


Consultez le sommaire de ce numéro
Cet article est disponible en français via CAIRN


[ Haut ] [ Format PDF ]



Les événements

Consultez les articles de La pensée de midi sur le site CAIRN.

EN 2010, LA REVUE A RECU SUR LE SITE CAIRN 216 126 VISITES !!!!

***

A LIRE SUR LE BLOG DE LA REVUE

Tunisie : le corps du peuple, par Renaud Ego Venue du centre de la Tunisie, une « caravane de la libération » a occupé près d’une semaine, la place de la Primature, à Tunis. Retour sur un mouvement qui symbolisa, physiquement, l’unité de la révolution tunisienne et incarna le corps de tout un peuple.

MMSH, Aix-en-Provence 17 décembre 2010

Figures du Palestinien à l’écran Rencontre du Pôle Images/ANR Imasud de la MMSH en partenariat avec La pensée de midi autour du conflit israélo-palestinien : questions de visibilité et de regards. Avec Jérôme Bourdon, Stéphanie Latte, Cédric Parizot et Maryline Crivello. En lien avec le numéro 9 de la revue, "Regarder la guerre".

De 9h à 13h, salle PAF, Maison méditerranéenne des sciences de l’homme. 5, rue du château de l’horloge, BP 647, 13094 Aix-en-Provence, France Tél : (+33) (0) 4 42 52 40 00 http://www.mmsh.univ-aix.fr

PARUTION MARS 2010

"De l’humain. Nature et artifices", numéro 30 de La pensée de midi, un dossier dirigé par Raphaël Liogier.

Il est souvent bien difficile de deviner l’âge de certaines vedettes au visage remodelé au Botox, qu’en sera-t-il demain lorsque ces transformations ne seront plus seulement esthétiques, mais s’appliqueront au corps entier, à sa sélection et son amélioration, lorsqu’une prothèse de bras branchée sur le système nerveux sera plus agile que le membre de chair et d’os ? Faudra-t-il préférer l’artificiel au naturel ? Quel serait le devenir d’une telle entité livrée à l’industrie médicale, aux biotechnologies, aux nanotechnologies, et qui vivrait, en outre, non seulement sur le plancher des vaches, mais dans des espaces virtuels informatisés ? Un homme techniquement rectifié jusqu’à l’immortalité, tel que l’attendent les transhumanistes, qui ne sont pas de vulgaires illuminés mais de très sérieux chercheurs. Un tel homme serait-il encore humain ? Au-delà des peurs absurdes et du refus de la science, comment penser la mesure dans un monde qui semble irrésistiblement emporté par la démesure ? Cet animal machine dénué de toute fragilité, produit sophistiqué promis par la science, saura-t-il encore éprouver des sentiments comme l’amour, saura-t-il apprécier la convivialité, le plaisir d’être ensemble ?

Ce numéro a été coordonné par Raphaël Liogier, sociologue et philosophe, et directeur de l’Observatoire du religieux (Cherpa) à l’institut d’études politiques d’Aix-en-Provence. Avec des textes de Raphaël Liogier, de Jean-Gabriel Ganascia, de Bernard Andrieu, de Jean-Didier Vincent, de Pierre Le Coz, de Raphaël Draï, de Tenzin Robert Thurman, de Jean-Michel Besnier, de Maurice Bloch, de Michel Terestchenko, de Jean-François Mattéi.




Bu makaleyi yanıtla



FORUM DE L'ARTICLE :