Revue littéraire et de débats d’idées (Des Sud/Actes Sud)


Les revues > En langue originale

İKİ CUMHURIYET PROJESI, Korhan Gümüş


La pensée de mİdİ N°29, "Istanbul, vİlle monde"


Deux projets de la républiques pour Istanbul, Korhan Gümüş
Usages et mésusages du passé pour transformer la ville aujourd’hui.

İKİ CUMHURIYET PROJESI

Korhan Gümüş

Bir taraftan kentin Osmanlı geçmişini sahiplenmek, onunla her fırsatta övünmek, diğer taraftan kentin Osmanlı geçmişini basmakalıp projelere dönüştürmek… Bu çelişkiyi nasıl yorumlamak mümkün?

Fransız mimar-şehirci Henri Prost 1930’lu yıllarda Mustafa Kemal Atatürk’ün davetiyle İstanbul’u planlama işini aldığında, kentin 19. yüzyıl kapitalizminin dönüştürdüğü kent merkezi Pera’nın sınırlarında büyük bir rekreasyon alanı tasarladı. Kentin yeni gelişen semtlerinin çevrelediği vadide, Cumhuriyet’in yeni simge mekanları, stadyum, spor kulüpleri, gazinolar, çok amaçlı spor ve sergi salonu, tiyatrolar, fuar alanları ve parklar yer alıyordu.

O tarihe kadar milli maçların oynandığı, bayramların kutlandığı tek yer Taksim’de işlevini yitirmiş olan eski topçu kışlasıydı. Osmanlı dönemini simgeleyen bu görkemli yapı yıkılarak yerine bir park yapıldı. Burada bulunan Hıristiyan mezarlıkları da kentin sınırlarına taşındı. Bu kapsamlı programın en önemli halkası ise tasarımı Auguste Perret’ye ait olan kentin Opera Binasıydı. Bu yapı otuz yılı bulan yapım serüveni içinde değişiklikler geçirerek, Atatürk Kültür Merkezi adını aldı ve ancak 1970’lere doğru tamamlanabildi. O tarihlerde İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı olan Dr. Lütfi Kırdar “Yenilenen İstanbul” başlıklı kitapta kentin merkezinde gerçekleştirilen bu düzenlemenin “alelade bir park olmadığına, benzerlerini Avrupa başkentlerinde gördüğümüz türden bir rekreasyon alanı” olduğuna işaret ediyordu. Böylece Cumhuriyet kentin “Batılı” merkezinde, o güne kadar tiyatrolar, sinemalar, gösteri salonları gibi özel mekanlarda gerçekleşen kültürü ulusdevletin kamusal alanına taşımayı hedefliyordu.

Bugün bu düzenlemenin içinde yer alan eski “Opera Binası”, bugünkü Atatürk Kültür Merkezi hükümetin yıkılmasıyla ilgili verdiği karar sonrasında gerçekleşen tartışmalar ve mücadeleler sonucunda, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından ilginç bir restorasyon operasyonuna sahne oluyor. Restore edilen ve yıkımdan kurtulan bu devasa kültür merkezinin gelecekte nasıl kullanılacağı konusu ise arka planda. Prost’un yaptığı düzenlemenin diğer bölümleri ise AKM kadar şanslı değil. Yeşil alanın büyük bir bölümü oteller ve rezidanslar tarafından kapatılmış durumda. Son olarak kentin merkezindeki bu devasa alanın yönetimi kentin -müzeler de dahil- bütün kültür kurumlarını yönetmeye talip olan turizmcilere terk edildi. “Prost Vadisi” bundan böyle “Kongre Vadisi” olarak adlandırılacak.

Yeni-Osmanlı’ya geri dönüş

Bugün Tarihi Yarımada’da, 354 dönüm alan üzerinde inşa edilen “Osmanlı Parkı” ise “Prost Vadisi”nden sonra kentte Cumhuriyet döneminde yapılan ikinci büyük kamusal alan. Karasurlarının dışında yapılan bu proje camisi, tiyatroları, restoranları, rekreasyon alanları, otoparkları ile kentin Osmanlı’dan kaldığı düşünülen tarihi merkezinin kıyısında, ulusdevletin “Osmanlı” idealini yansıtıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde, yaklaşık 16 yıl önce başlayan projenin bitirilmesi bugünlere uzanmış. Yönetimi ise belediyenin kültür merkezlerini işleten imtiyazlı bir şirkete ait.

Bu proje İstanbul’un bugünkü belediye başkanı Kadir Topbaş tarafından aynen Lütfi Kırdar’ın anlattığı gibi, “alelade bir park” olarak değil, amacı ile tanıtılıyor: “Parkta hem tarihi ve kültürel öğeler, hem de modern ve sosyal alanlar bir arada yer alıyor. Burası şehrin trafiğinden, gürültüsünden kaçmak için ideal bir yer olacak ve İstanbullulara nefes aldıracak. El sanatları çarşısı olarak düzenlenen (Osmanlı Evleri) bölümünde vakit geçirebilecekler. Bunların yanı sıra panoramik müzeyi gezebilecek, havuzların etrafında serinleyebilecek ve yürüyüş parkurlarından faydalanabilecekler.”

Bu yıl içinde açılışını yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise yıllar önce, bir postmodern darbe ile hapse girmeden önce temelini attığı bu Osmanlı Parkı’nı “Milli Görüş” çizgisinde bir konuşma ile tanıtıyor: “Türkiye’nin yeni bir fetih ruhuna ihtiyacı var. Bir aşağılık kompleksi içinde yetişen gençlik istemiyoruz, tam aksine kendine özgüveniyle yetişen bir gençlik istiyoruz. İşte bununla olacak bu. Yavrularımız, geleceğe o tarihin mehabetiyle bakacaklar ve ‘ben neymişim’ diyecekler, bunu görecekler.” Başbakan sözlerini şöyle sürdürüyor: “Burası bir mezbelelikti. Tinercilerin, şehir eşkıyalarının, dolandırıcıların kol gezdiği yerlerdi. İnsanlarımız, kadınlarımız, çocuklarımız belli bir saatten sonra burada dolaşmaya korkarlardı. Biz dedik ki ’Topkapı, tarihi İstanbul’un, sur içi İstanbul’un giriş kapısıdır. Burası 29 Mayıs 1453 günü İstanbul’u fetheden o şanlı komutanın, o şanlı askerin İstanbul’a girdiği kapıdır. Burası surları ilk aşan asker Ulubatlı Hasan’ın Türk bayrağını diktiği yerdir. Mehter marşlarıyla İstanbul’u titrettiğimiz yerdir.”

Fethedenin fethedilene dönüşmesi

Bir taraftan kentin Osmanlı geçmişini sahiplenmek, onunla her fırsatta övünmek, diğer taraftan kentin Osmanlı geçmişini basmakalıp projelere dönüştürmek, onu her fırsatta bayağılaştırmak… Bu çelişkiyi nasıl yorumlamak mümkün?

Tıpkı kentte son dönemde gerçekleştirilen kamu yapılarında olduğu gibi, burada adları bilinmeyen bir takım mimarların, sanatçıların gerçekleştirdiği tasarımlar var. Anonim bir duyguyu yansıttığı iddia edilen bu parkın, buradaki müzenin mimarlığının, sanatının, entelektüel bir arka planı, evrensel bir mesajı var mı? Fetih Müzesi’nde göğüslerine saplanan oklarla, kesilmiş kol ve kafalarla, top mermilerinin yıktığı duvarlar altında ezilen ve parçalanan insanlarla, burada çocuklara, İstanbullulara verilmeye çalışılan mesaj ne olabilir? Tanıtım metinlerinde müzede yer alan temsilin fetih anının gerçeğini yansıttığı iddia ediliyor. Söz gelimi sanatçının biri olayı öznel bir açıdan, savaş karşıtı bir açıdan yorumlayamaz mı? Bu çok zor gözüküyor.

Atatürk’ün direktifleri ile başlayan ilk kamusal alan projesi, Prost Vadisi kentin sermaye eşliğinde gerçekleşen “Batılı” gelişme çizgisini yeni ulusdevletin programı içine almayı hedefliyordu. Yeni Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden kalan Neo-Osmanlı, oryantalist kamusal projeye karşı yeni bir alternatif getirmişti. Böylece Ankara Anadolu halkının da, Avrupa kültürünün karışımına dayanan bir çağdaşlaşma projesi ile İstanbul’daki Osmanlıcı kozmopolit seçkinleri tasfiye etmişti. “Osmanlı Gezisi” içerik olarak tersyüz olmuş olsa da, görünüşte aynı işi yapmayı, kentte ulusdevlet iktidarı ile yeni bir elit yaratmayı hedefliyor. Bu bakımdan, bu iki Cumhuriyet programının amaçları açısından büyük bir benzerlik var. Ancak fark şurada: “Osmanlı Parkı” bu projenin kalıntıları üzerinde kendi programını gerçekleştirmek yerine, alternatifini inşa ediyor. “Osmanlı Parkı”nın artık aynı programla örtüşmek ya da geçmişte olduğu gibi onu dönüştürmeye çalışmak gibi bir kaygısı (ve kavgası) yok. Taksim’e cami yapmaya, AKM’yi yıkmaya kalkıp ortalığı karıştırmak yerine, amaç bu defa bu yeni milli kültür programını hak ettiği yere yapmak. Yeni kamusal program açığa çıkmayı, tartışma yaratmayı değil, üstten belirlemeyi ve iktidarı hedefliyor. Bu da modernleşmenin “Avrupalılaşma” olarak bir yaşama biçimine indirgenmesi ve özel alana izole edilmesi demek. Postmodern bir darbe olarak adlandırılan 28 Şubat sürecinden -yani askerlerin İslamcı Milli Görüş’ü bir muhtıra yayınlayarak iktidardan uzaklaştırması sonrası- çıkarılan ders bu.

Neo-Neo-Osmanlı’nın gücü ve zafiyeti

Neo-Osmanlıcılık 20. yüzyıl başında icat edilen kapsayıcı, devlet eşliğinde gerçekleşen modern bir tasarı. Kamusal alanda gerçekleştirilen yeni mimari yapılar, bankalar, okullar, hastaneler, trafolar, iskeleler, köprüler, askeri binalar, karakollar, idari yapılar, hatta Osmanlı devletinin borçlarını tasfiye etmeye yönelik bir kurum olan Duyun-i Umumiye binası dahi bu tarzda yapıldı.

“İkinci Milli” bu Neo-Osmanlıcı hareketi ortadan kaldırıp, kamusal işlevlerdeki kilit işlere kendi seçkinlerini yerleştirirken ister istemez aynı kurumlar içinde bir gayrı-memnunlar hareketi yarattı. “Laiklik ilkesi” olarak adlandırılan uygulama, devletin sivil alana müdahale etmemesini değil, belli bir kültür programının dokunulmazlığını sağladı. Osmanlıcı bir bakıma uzun bir süre “alternatif” bir alana, dine taşınmak zorunda kaldı. Din yarı özel bir kamusal alanda izole edildi. İşte bu nedenle bugün “Milli Görüş” olarak adlandırılan hareketin kökenlerinde bastırılmış, iktidar alanının dışına itilmiş bu “Birinci Milli” hareketinin olduğu söylenebilir. Bu nedenle sık sık halkın “Batılı” değerlerle kendi benliğinden uzaklaştırıldığı, kendi değerlerinin unutturulduğu hatırlatılıyor. Bugün ilginç olan bu akımın bir zamanlar Anadolu hareketi karşısında seçkinciliği temsil eden Neo-Osmanlıcılık hareketin ister istemez İslamcı bir geçmişe gönderme yapması. “Birinci Milli” daha çok Avrupalı mimarlar ve azınlıklar tarafından icat edildiği için Fetih Müzesi ve Osmanlı Parkı’ndaki belirgin bir biçimde temsil edilen “ne o, ne o” Osmanlı tarzı “Üçüncü Milli” olarak adlandırmak daha doğru olacak. Burada fetih kavramının da iktidar alanından dışlanan ve muhalefete itilen bu seçkinler hareketinin iktidarı yeniden kuşatması anlamında güçlü bir metafor olduğunu kabul etmek lazım. Ancak fetih müzeleştirildiğinde, yani iktidarın kültürel yeniden üretim aracı olarak merkezileştiğinde, kendi kendini oryantalize etmeye çalışan akımın da bu temsil kabiliyetini kaybedeceği aşikar. Kenti ulusdevletin programı içine almayı hedefleyen milli akımlar seçkinler hareketi üretmeye, yani halkla mesafeyi açmaya dayanan, sonuçta da iddialarının aksine marjinalleşen hareketler. Bu da “siyasete bir tür ölüm öpücüğünün verilmesi” demek. Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul’un dünyanın en önemli entelektüel merkezlerinden biri olduğunu hatırlatmaya gerek var mı? Kentin sanatta, mimaride, edebiyattaki evrensel boyutu, hiç şüphesiz tek boyutlu düşünce dünyası içine hapsedilmemesi sayesinde oldu. Bugün de Avrupa Kültür Başkenti programı sayesinde öznellikleri dışlayan değil, içeren bir kamu fikrini inşa etmek, yani kentte farklı bir Cumhuriyet projesi gerçekleştirmek mümkün değil mi? Şiddet içermeyen, dışlayıcı olmayan bir Cumhuriyet olamaz mı?


Liens utiles :


Consultez le sommaire de ce numéro
Cet article est disponible en français via CAIRN


[ Haut ] [ Format PDF ]



Les événements

Consultez les articles de La pensée de midi sur le site CAIRN.

EN 2010, LA REVUE A RECU SUR LE SITE CAIRN 216 126 VISITES !!!!

***

A LIRE SUR LE BLOG DE LA REVUE

Tunisie : le corps du peuple, par Renaud Ego Venue du centre de la Tunisie, une « caravane de la libération » a occupé près d’une semaine, la place de la Primature, à Tunis. Retour sur un mouvement qui symbolisa, physiquement, l’unité de la révolution tunisienne et incarna le corps de tout un peuple.

MMSH, Aix-en-Provence 17 décembre 2010

Figures du Palestinien à l’écran Rencontre du Pôle Images/ANR Imasud de la MMSH en partenariat avec La pensée de midi autour du conflit israélo-palestinien : questions de visibilité et de regards. Avec Jérôme Bourdon, Stéphanie Latte, Cédric Parizot et Maryline Crivello. En lien avec le numéro 9 de la revue, "Regarder la guerre".

De 9h à 13h, salle PAF, Maison méditerranéenne des sciences de l’homme. 5, rue du château de l’horloge, BP 647, 13094 Aix-en-Provence, France Tél : (+33) (0) 4 42 52 40 00 http://www.mmsh.univ-aix.fr

PARUTION MARS 2010

"De l’humain. Nature et artifices", numéro 30 de La pensée de midi, un dossier dirigé par Raphaël Liogier.

Il est souvent bien difficile de deviner l’âge de certaines vedettes au visage remodelé au Botox, qu’en sera-t-il demain lorsque ces transformations ne seront plus seulement esthétiques, mais s’appliqueront au corps entier, à sa sélection et son amélioration, lorsqu’une prothèse de bras branchée sur le système nerveux sera plus agile que le membre de chair et d’os ? Faudra-t-il préférer l’artificiel au naturel ? Quel serait le devenir d’une telle entité livrée à l’industrie médicale, aux biotechnologies, aux nanotechnologies, et qui vivrait, en outre, non seulement sur le plancher des vaches, mais dans des espaces virtuels informatisés ? Un homme techniquement rectifié jusqu’à l’immortalité, tel que l’attendent les transhumanistes, qui ne sont pas de vulgaires illuminés mais de très sérieux chercheurs. Un tel homme serait-il encore humain ? Au-delà des peurs absurdes et du refus de la science, comment penser la mesure dans un monde qui semble irrésistiblement emporté par la démesure ? Cet animal machine dénué de toute fragilité, produit sophistiqué promis par la science, saura-t-il encore éprouver des sentiments comme l’amour, saura-t-il apprécier la convivialité, le plaisir d’être ensemble ?

Ce numéro a été coordonné par Raphaël Liogier, sociologue et philosophe, et directeur de l’Observatoire du religieux (Cherpa) à l’institut d’études politiques d’Aix-en-Provence. Avec des textes de Raphaël Liogier, de Jean-Gabriel Ganascia, de Bernard Andrieu, de Jean-Didier Vincent, de Pierre Le Coz, de Raphaël Draï, de Tenzin Robert Thurman, de Jean-Michel Besnier, de Maurice Bloch, de Michel Terestchenko, de Jean-François Mattéi.




Bu makaleyi yanıtla



FORUM DE L'ARTICLE :